Payday Loans
Dünyanın Şiiri
TANRI'NIN İNCİ'YLE KONUŞMASI

M.Talat Uzunyaylalı 

Tanrı'nın vasıf denizi taştı bir gün

Kıyıya nice şeyler ve bir inci saçıldı

Bir neşe sardı her yanı, vasıf açıldı

Lakin münadisi yoktu, vassafın

Tanrı İnci'yi lisan kıldı

Haydi konuş, dedi

Devamını oku...
güler100

SUÂLLİ BİLMECE

Derl.: İsmail Hakkı AVCI

İsmime dikkat ederseniz

pek kolay bulabilirsiniz.

Devamını oku...
Kimler Sitede
Şu anda 5 konuk çevrimiçi
Site Anketi
Sitemizi Beğendiniz mi?
 
Giriş Formu

 

eskaderlogo

 

 

 

sanatalemilogo

zeytin_burnu_etkinlik_2

 

uskudar-belediyesi

 

aydnlar_camide2

 

moralfm_logo

ded5

 

yedirenkiletisim

 

Kltr_ve_Turizm_emzik

Çoban Çeşmesi

oban_emesiFatma PEKŞEN  

"Ufarak, beli boğmalı, kapaklı yoğurt bakraçlarının küçüğünden yapardık dükkândayken. Çoban bakracı denirdi adına. Çobanlar için özel ısmarlanırdı. Yarım kilo sütü ancak alırdı. Çobanlar dağda koyultmaç yaparlardı ağır ateşte. Çağa maması koyuluğunda pişirdikleri koyultmaç çok lezzeti olurdu. Tadına doyamazdık."

Memur emeklisi, eski bakırcı ustası, akrabadan yaşlıca bir beyle sohbet ediyorum akşam akşam. Bakırcılık serüvenini bildiğim için didikliyorum sürekli. Neler yapılırdı dükkânda, usta-çırak ilişkisi nasıldı, öğünlerde neler yenirdi filan derken eskiye dair bir şeyler öğrenmenin yollarını arıyorum

Lafı dönüp dolaştırıp hamam taslarına getireceğim aklımca. Modellerini öğreneceğim birer ikişer. Düz, göbekli, kaburgalı vs... 

Birden sohbetin ortasına çoban bakracı tabiri düşüyor. Çoban bakracı! Ufarak, beli boğmalı. İçinde koyultmaç pişen... Sebebini bilmiyorum ama ayağımı yerden kesiyor bu iki kelime. Romantik mi desem, mistik mi desem, mânâlı mı desem kestiremiyorum ama dağların kırların kokusu, ıssızlığın tınısı gibi geliyor. Diğer sorduklarım buharlaşıp kayboluyor sanki, farklı bir atmosfere giriyorum.

Oldubitti meraklıyımdır değişik isimli kuşlara, hayvanlara, nebatata, mevkii adlarına. Not alırım defterime Kuşludere, Gelinderesi, Hamalınkırı, Güllüçam, Bedirbağları diye. Filurcun, hanımböceği, dağırcan diye... Yıldırak, hanımiğnesi, zennetarağı diye... Vişneçürüğü, güvercingöğsü, camgöbeği diye... Dilimiz, muhayyilemiz öylesine zengin ki. İşte, böylesi bir tesir bırakıyor üstümde çoban bakracı da. Ete kemiğe, sese bürünüyor.

Beni galeyana getiren çoban bakracı ne işe yarıyor? Ne doluyor içine? Hangi kurumuş dudağa şifa oluyor? Hangi koyunun doğum sancısına şahitlik ediyor? Hangi kuzunun ağzının pembeliğini kalaylı bedenine nakşediyor? Bilemiyorum.

Çoban Çeşmesi'nin dizeleri dökülüyor dilimin ucundan. Hangi çobanın hangi dağda kazıp da lülesini oturttuğu hakkında bilgi sahibi olmadığım, eğri büğrü bir su başı canlanıyor gözümde. Faruk Nafiz'in kalemine kudret olan mayiin şırıltısı geliyor kulağıma:

"Derinden derine ırmaklar ağlar

Uzaktan uzağa çoban çeşmesi

Ey suyun sesinden anlayan bağlar,

Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?..."

Ardından da Kemalettin Kamu'nun, o çok meşhur Bingöl Çobanları şiirinden mısralar...

"Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum

Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum

Bekçileri gibiyiz ebenced* buraların

Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların

 

Görmediği gün yoktur, sürü peşinde bizi

Her gün aynı pınardan doldurup testimizi

Okuma yok yazma yok, bilmeyiz eski yeni,

Kuzular bize söyler yılların geçtiğini

 

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda

Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam

Şu karşı ki bayırda verdim kuzuyu kurda,

Suna'mın başka köye gelin gittiği akşam..."

Eli kalem tutup, diline şiir dolanıp da çobanlar için yazmamış şair/ozan var mıdır acep? Mesela Şarkışlalı ozanlarımızdan Âşık Sefil Selimi'nin eserlerinden birisinin adıdır Çobanın Can Pınarı.

Gene edebiyatımızda çobanlar kadar canlı anlatılan başka meslek erbapları bulunur mu bilemem? Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban'ındaki küçük çobanın düşman askerlerince vuruluş hikâyesi ne kadar da ustalıkla işlenmiştir. Ömer Seyfettin'den Halide Edip'e, Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan Orhan Kemal'e, pek çok meşhur kalem çobanları konu edinmişlerdir.  

Dünya genelinde bilinip sevilen ediplerimizden Kırım Türkü Cengiz Dağcı, Kırgız Türkü Cengiz Aytmatov, eserlerinde hayvan-insan ilişkisini ne kadar mühimseyerek anlatmış, çobanlık mesleğini baş tacı bir rol olarak nasıl da sunmuşlardır karilerine...

Farsça şû (koyun) bân (koruyucu) şû-bân>şûban'dan çoban şekline dönüştüğü söylenen isim günümüze kadar bozulmadan kullanılagelmiştir. Hatta Şuban-ı vâdî-i eymen tabiri de bulunur ki Musa Peygamber için kullanılır. Gene bir başka sözlüğümüz, "büyük ve küçükbaş hayvanları otlatan, güden kimse" der çobanın anlamı için. Yöreden yöreye sığırtmaç, hergeleci, nahırcı, şivan gibi isimlerle de anılabilen hayvan güdücüleri, tarihten beri pek çok sanatkâra ilham kaynağı olmuşlar, pek çok eserde işlenmişlerdir. *(1)

Büyük ve küçükbaş hayvanları güden kimse anlamı yaygın olsa da, Kazdağları'nın meşhur efsanesi Sarıkız'ın kaz çobanı olduğu, iftira neticesinde babası tarafından dağlara terk edildiği ve orda, ıssız dağlarda erdiğine inanılır. Ki çobanların erdiğine dair pek çok efsane ve menkıbe anlatılır halk arasında.

Sivas civarında, yedi yıl hakkıyla çobanlık yapanların erişeceklerine dair inanç hâlâ canlılığını muhafaza eder. Sivas yatırlarından olup, merkezde, Kaleardı mahallesinde medfun bulunan Şeyh Çoban'ın, evliyaların çobanı olduğu inanılır. Babasının sığırlarına güttüğü için, Arapça otlatan mânâsına gelen Râi unvanı verilen çoban Hüseyin'in hayvanlarının kaybolmaması, sürünün giderek çoğalması, yanı sıra da çeşitli kerametler göstermesi onu Şeyh Çoban mertebesine çıkarmıştır. Çobanlığı bıraktıktan sonra Ebul Vefa hazretlerinden ders alan Şeyh Çoban'ın tekkesinde ağaçtan yapılma topuzu, tespihi ve sancağı bulunmakta imiş. Tekkelerin kapatılmasıyla bu eşyalar müzeye kaldırılmış olup, halk tarafından kabri ziyaret edilir olmuştur. 1902'de türbenin tamiri yapılmak istenmiş, Müslüman ustalardan kimse bu işe yanaşmayınca gayrimüslim bir ustaya görev verilmiştir. O da söylenen yerde evliyadan kimsenin olmadığına dair laflar etmeye başlayınca, kabrin yıktırılmasına karar verilmiştir. Lakin kabrinin kaldırılması için yapılan girişimlerde, yıkıma başlanınca, önce güzel bir koku yayılmış, ardından da kefeniyle birlikte sapsarı kesmiş cenaze görülmüştür.*(2)

Memleket genelinde çok sayıda bulunmakla birlikte, Sivas Efsaneleri isimli çalışmasında Kutlu Özen, sırf yöreye ait yirmiye yakın çoban konulu efsaneye yer vermiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Çoban Baba 1-2, Çoban Efsanesi, Çoban ile Sevgilisi 1-2, Çoban Kaya, Çoban Korkutan, Çoban ve Cinler... Taş Kesen Çoban 1-2-3,Taş Kesilen Çoban, Keçili baba, Koyun Baba...

Dünyaca ünlü ozanımız Âşık Veysel, "Kör oldum, Veysel oldum. Kör olmasaydım Sivrialan'da çoban olurdum" demiştir.***uygun yere konacak  

 Sürü, davar, nahır, hergele/hargele gibi tabirlerle anlatılan hayvan topluluğunu gün boyu, mevsim boyu, hatta yıl/yıllar boyu güdecek kimselerin sadık, işinin ehli olmasına dikkat edilir. Her adama güvenilip hayvan teslim edilmez. Eğer mal sahibinin hayvanları çoksa, kendi hayvanlarının çobanlığını yapmıyorlarsa, çobanlar ekseriyetle maddi durumu zayıf erkeklerden seçilirler. Dağlarda tek başına çobanlık yapan kadına rastlanmaz. Kendi arazisinde üç beş hayvanını yayanlar ayrıdır. (Yaş grubuna göre evin çocukları da kuzu çobanlığı, dana çobanlığı, inek çobanlığı yapabilirler. Gene daha küçükler kaz, ördek, tavuk, hindi gibi kümes hayvanlarının civcivlerini gözetip, kediden köpekten koruyarak karınlarını doyurabilirler.) Bölgemizde rastlanası olmamakla birlikte, at çobanlığı, deve çobanlığı yapanlar da bulunur. At çobanlarına yılkıcı, deve çobanlarına yörelerine göre Arapça tabirlerle ebbal, hadda, şütürban veya camil denilir.

Hayvan güdücülük Türk yurtlarında itibar gören mesleklerden sayılmaktadır ve bir pire bağlı olduğu düşünülmektedir. İşte bu yüzden, bugün dahi Türkmenistan'da Çolpan Ata çobanların koruyucu piri olarak kabul görme geçerliliğini korumaktadır. Ki dünya genelinde Musa Peygamberin de çobanların piri olduğuna inanılır. Gene Hz. Muhammed'i görme aşkıyla yanıp tutuşan Veysel Karani hazretlerinin de deve çobanlığı yaptığı bilinir.

Hacca giden ağasına sıcak helva götüren Munzur'u, dua bilmediği için "ağamın dediği" diyerek rükuya, secdeye giden ermiş çobanın hikâyesini, Van Akdamar Adası'na atfedilen, fakir çobanla, keşiş kızı Tamara'nın hikâyesini çoğumuz bilmekteyiz. Çeşitli varyantlarına rast geldiğimiz, kuzu çobanlığı yaptığı evin bakır lengeriyle Hac'dan gelen ağasına sıcak                                                                                                                                                                                                                                           helvayı götüren kişinin, Çukurova'nın ünlü âşığı Karacaoğlan olduğu iddiası da vardır. *(3)

Otlatma, yaymaya götürme, yaylıma çıkarma, hayvan gütme gibi tabirlerle yapılan bu iş, derin bir bilgelik ister. Meteorolojiyi, veterinerliği, toprağı, tabiatı, yem bitkilerini bilmesi icap eder. Peygamber mesleği olarak da bilinen çobanlık, mukaddes bir vazife olarak kabul görür.  

Mal sahiplerince mart-nisan gibi bahar aylarında çobanlar tutulur. Çoban durma denilen bu işlemden sonra herkes kendi sürüsünün çobanıdır artık. Hayvan başı, yani mal sayısınca anlaşma yapılarak davarı, sürüyü teslim alan çobanın giyeceği, karnının doyurulması da hayvan sahiplerinin tekelindedir. Para, ekseriyetle koç tesliminde verilir. Köylerin ileri gelenlerinin kiraladığı, ağa tabir edilen kişilerce tutulan çobanların ücretini, gözetimini, esvaplarını, sigarasını ağa ayarlar. Köyün maddi durumu zayıf kişileri, kendi hayvanlarını ağanınkine katar, sayısınca parayı, ellerine geçtikçe ağaya verirler, kendileri çobanla muhatap olmazlar.

Çobanların ücreti hayvan başına göre karşılıklı anlaşmayla yapılır. Parasına olduğu gibi buğdayına, hayvanına da olabilmektedir. Eğer hayvanına ise temmuz ayında, kuzu iken malsahibi ile anlaşır. En iyi erkek kuzuların bir kaçını koçluk için kendine ayıran malsahibi, çobanın kalan kuzulardan seçim yapmasını ister. Çoban hakkı olan bu kuzuya kimse dokunamaz. 

 Ağalar tarafından çobanlara yün, peynir, yağ gibi ikramlarda da bulunulur. Öğlen öğünü için karnını doyuracak kadar sütü çoban bakracına sağıp içmek, başına bir kaza gelen hayvanın murdar gitmemesi için kesmek, (hatta pişirip yemek) salahiyeti de verilir.

Başlığımıza konu olan çoban bakracı ya da diğer yörelerdeki adıyla çoban helkisi bir çeşit ölçüdür. Küçük ebatta olan bu bakraca sağılan süt, köpüğüyle içildiği gibi çeşitli lezzetlere dönüştürülerek de çobana gıda olur. Keçiden sağılıp, bir pınarın yalağında buz gibi olana kadar tutulup öylece, çiğ olarak içilen süte köremez adı verilir. Kimileri de eşit miktarda süt ile yoğurdun karıştırılmasından elde edilen içeceğe köremez demektedirler. "Çobanın canı isterse tekeden köremez çıkarır" sözü böylesi bir pınar başı hatırası olsa gerek.  

Son derece sadık olarak bilinen çobanlar sabah ve akşam yemeklerini sıra hesabıyla hayvanını güttüğü evde yiyip, öğlen öğünlerini de azıklarında götürürler. Karınlarını doyurma işlemi mal sahibiyle yapılan anlaşmaya bağlı olarak son yıllarda değişiklik göstermeye başlamış, kimi yerlerde  yemek vermek yerine parayı fazla vermek şeklini almaya da başlamıştır.

Saatler boyunca hayvanların doyması için taban tepen çobanlar, öğlen vakti olunca bir pınar başında hayvanları dinlendirmeye aldıklarında kendi karınlarını doyurup, biraz yatarak istirahat ederler. Bayır bir yer olması icap eden bu yerde, çobanın en sadık yardımcısı çoban köpeği de alt başı tutarak hayvanların sürüyü bozmalarına, dağılmalarına izin vermez. Bayırın üst başından yaklaşacak olan kurt ise görülecek bir pozisyonda olmuş olur. Boğaz gibi bir yerde veya çökekte sürüyü istirahata çekmiş olan çoban, eğer bu inceliği bilmiyorsa, her an için tehlikeyle karşı karşıya demektir.

Koçkatımı

Koçkatımı, tekekatımı gibi adlarla bilinen bir de süreç vardır ki ekim-kasım aylarına tekabül eder. Sivas köylerinde aşağı yukarı aynı tarihlere gelen koçkatımı günlerini köyün büyükleri belirler. (Koçlar Zara köylerinde 6 Kasım'da, Divriği köylerinde Yalnızsöğüt'te Kasım ayının ilk iki haftasında, Yağbasan'da 28 Ekim'de, Kangal köylerinde Ekim ayının 10. günü, Gemerek civarında Ekim'in 15-20'si arası katılır) Köy meydanı, harman yeri ya da ahbunluk adı verilen gübrelikte yapılan bu katım işlemi köyün coşkulu olduğu günlerdir. Mal sahiplerince temmuz ağustos aylarında sürüden ayrılıp içeride beslenen erkek hayvanlar, temizlenip süslenerek bugüne hazır edilirler.

Boynuzlarına elma armut takılıp, boyunlarına mendil, eşarp, havlu, elbiselik kumaş gibi hediyelikler takılan, üstlerine boya ile işaretler, nakışlar vurulan, kınalanıp, en iyilerine nazar boncuğu takılan koçlar/tekeler sıra ile köylünün toplandığı yere getirilir.

Üstlerine oturtulan küçük kız çocukları, hayvanların dişi doğuracağına, küçük erkek çocukları da erkek doğuracağına işaret eder. Bu şekilde sürünün yanına getirilen koçlar, çobanlar tarafından koyun sürüsüne katılır. (Kimi yerlerde çobanlar koçlara birer şaplak vurarak koyunların içine salarlar, kimi yerlerde de köyün ağası havaya silah sıkarak bu katımı gerçekleştirir. Davetli misafirlerden, çobanlardan da silah sıkanlar görülür.) Katım yapılmadan önce çobanlar, hayvanların başlarına boyunlarına dolanmış, kendileri için ayrılmış armağanları alırlar. Koçu olmayanlar, fazla koçu olanlardan daha sonra iade edilmek şartıyla koç alıp, kendi sürüsüne katabilirler. Katım yapıldıktan sonra halaylar çekilmeye, çalgılar çalınmaya başlar.

Bir gün önceden mal sahiplerince yumurta haşlaması, hedik, kavurga, kömbe türü yiyecekler pişirilir. Herkes katımdan sonra neşe ile yer içer, çobanlara da yiyeceklerden pay verilir. Kavalların sazların çalındığı, duaların edildiği (kimi yerlerde imamlar da bulunur), hayırların dilendiği, çocuklara para dağıtıldığı bu gün bayram havası içinde, birbirine benzer âdetlerle geçer.

Büyük, zengin köylerde köyün ağası bir koç kesip, pilav ve kavurma yaptırıp herkesi ağırlar. Zaten bir gün önce çoban aracılığıyla davar sahiplerine haber göndermiş, sağılan sütlerden yoğurt yaptırıp katım gününe hazır ettirmiştir. Bu yoğurda koç yoğurdu adı verilir. Yöremizde, bazı yerlerde ayrıca koç helvası pişirilme geleneği mevcuttur ki katım günü sürü köye indirildiği saatte pişirilir ve sıcakken yenilir. Sürünün bereketli olması için çobanın o gün boy abdestli olması şarttır.      

Hayvanların içinden en iyilerin koçluk olarak ayrıldığı, bedence bir takım üstün özelliklere sahip olması gereken, hususi bakım yapılırken dahi dikkat çeken hayvanlar için Gürün civarında şu söz söylenir: Koçluk kuzu çığda belli olur. (Çığ, ağılın içinde, kuzuların ayrıca kaldığı, ince değneklerle derme çatma yapılmış bölüme denilmektedir.)

Koçkatımından, koç karından sonra yavruların doğum zamanları beklenmeye başlanır. (Koç karı, yılın ilk karı olup, bu tarihten sonra koç katımı yapılmamaktadır.) Koçlar/tekeler dişi hayvanlarla 20-30 gün kaldıktan sonra yeniden ayrılır, ayrı çobanla ayrı sürü halinde otlatılıp beslenirler. *(4)

Şarkışla yöresindeki rençberler koçkatımını yılbaşı olarak kabul ederler. Kasım ayının biri ve onüçü arasında yapılan katım diğer yerlerde olduğu gibi bayram havasıyla kutlanır. Nişan, düğün ve çoban tutumu bu ayda yapılır.*(5)

Saya

Koçkatımından yüz gün sonra, takriben şubat ayının sonlarına mart ayının başlarına isabet eden günlerde saya geleneği başlar. Davarın yüzü, koyunun yüzü, kışyarısı, kelentos, aynagaldi gibi adlarla bilinen bu gün, çobanların eğlence günüdür. Köyün gençleriyle birlikte hazırlanılan bu şenlikte, çobanlar başı çekerler. Gençlerden kimisi dede, kimisi deve, kimisi gelin, kimisi de tilki ya da ayı olup, ona göre post, yün, kadın elbisesi giyip köyü gezmeye hazırlanırlar. Saya gezme denilen bu turda, zengin fakir bütün evlerin kapısı çalınır. Çeşitli manilerle birlikte evlerden yiyecek istenir:

 

                Hay hayadan hayadan

                Yılan aktı kayadan

                Bir kaşıcık yağ verin

                Adet vardır sayadan

 

                Elimi attım çatmaya

                Çatma yere batmaya

                Bir kaşık yağ vermeyen

                Kocasıyla yatmaya

 

                Hey hatmıya hatmıya

                Çatma yere batmıya

                Un bulgur vermeyenler

                Kocasıyla yatmaya

 

                Koyunun yüzü geldi

                Gün çaldı kuzu geldi

                Çobana taze keçe

                Ağaya kuzu geldi

 

                Yer altından gidelim

                Yedi deve güdelim

                Verin ahbaplar bahşişi

                Evimize gidelim

 

                Saya gelir sakının

                Demir tarak takının

                Koyunun pisliğini

                Kına diye yakının

 

                Sayacı başı mısın

                Karanfil kaşı mısın

                Sana bir laf söylesem

                Cebinde taşır mısın

 

                Saya geldi duydun mu

                Selam verdim aldın mı

                Almayanın alığına

                Duymayanın duluğuna

 

                Ayna galdi ne galdi

                Döle elli gün galdi

                Elli günü sayarsın

                Küpecüğe koyarsın

 

                Kız Fatma Fatma

                Kapıyı cıngırdatma

                Koyun ürker kocan korkar

                Cıv deli kız cııııv

 

Saya Türküsü:

 

                Hey ne galdi ne galdi

                Döle elli gün galdi

                Elli günü sayasın

                Yayasın çalasın

                Küpeciğe koyasın

                Şu oğluma

Şu kızıma diyesin

                Hey de uşağım hey!

 

                Elim attım çatmaya

                Çatma yere batmaya

                Bir kaşık yağ vermeyen

                Kocasıynan yatmaya

 

                Kara koyun kuzuludur

                Kulakları yazılıdır

                Çok bekletmeyin hanımlar

                Ayaklarım sızılıdır

 

                Hey hayadan hayadan

                Yılan inmez kayadan

                Acımızdan gelmedik

                Töremiz var sayadan

                *

                Hey! Kayadan kayadan

                Yılan aktı kayadan

                Açlığımızdan gelmedik

                Susuzluğumuzdan gelmedik

                Oyunumuz vardı Saya'dan

                Alahey diyelim arkadaşlar!

 

                -Alahey!...

 

                Hey! Hu muydu bu muydu

                Ayran mıydı su muydu

                Elden ele geldiğimiz

                ... ağanın evi bu muydu

                Alahey diyelim arkadaşlar!

 

                -Alahey!...

 

                Davarın yüzü yetti

                Kuzunun tüyü bitti

                Ne kaldı ne kalmadı

                Elli gün kaldı kalmadı

                Alahey diyelim arkadaşlar!

 

                -Alahey!...

 

                Elli günden sonra

                Gümbür gümbür yayarlar

                Hoşur hoşur sağarlar

                Alahey diyelim arkadaşlar!

 

                -Alahey!...

                *

                Ey selamün aleyküm

                Selam verdim aldın mı

                Salyan koçu saldın mı

                Salyan koçun annesi

                Bir küçücük kuzusu

                Hey sire hey sire

                İndi gitti çay sıra

                Ütmeğinin ağı var

                Böbreğinin yağı var

                Sağan gelinlerin

Şıngırdaklı kolu var

 

Hey ne kaldı ne kaldı

Sağmaya elli gün kaldı

Elli gün sonra

Foşur foşur sağarlar

Gümbür gümbür yayarlar

Bir yesin neylesin

İki yesin neylesin

Bedenleri küt küt eylesin

 

Elim vurdum çatmaya

Çatma yere batmaya

Birazcık bir şey vermeyen

Yatağında  yatmaya

                *

                Cıngır cıngır yayasın

                Gümbür gümbür sağasın

                Şu oğluma şu kızıma diyesin

                Kara kazanın dibini

                Kocakarıya veresin

                Kus kus kütülüye

 

Hey biz iken biz iken

Ebemgarı kız iken

İğne çuvaldız iken

Yediyüz koyun güttüm

İndi gitti tömsüye

Dolandı geldi kürsüye

Sağına yattı yozladı

Soluna yattı kuzladı

Bir dişi kuzu kuzladı

Yüreğinin yağı var

Böbreğinin bağı var

Bunu sağan gelinin

Cığıştaklı kolu var

Cığış cığış sağasın

Gümbür gümbür yayasın

Kara kazanın dibini

Kocakarıya veresin

Bir yiye iki yiye

Güm güm gümbürdeye*(6)

 

Yüz elli gün kuznayıcı/kuzulayıcı dönemi geçiren dişi hayvanın karnındaki kuzunun, bu tarihte tüylendiği inancı yaygın olup, doğumun yaklaştığının sevinci hakimdir.

Oldukça eğlenceli geçen bu gezmenin neticesinde çobanlarla köyün gençleri geniş bir evde toplanıp, topladıkları nevaleyle pilav, helva vs. pişirip yer, maniler türküler söyleyerek güle oynaya vakit geçirirler.

Saya gezmelerinden elli gün sonraya denk düşen kuzuların doğma zamanına yöresel olarak döl adı verilir. Sivas civarında kış aylarının uzun gecelerinde yenilen yemekten bahisle şu sözler söylenir: Yatsılık koçtan döle, o da varlığa göre. Çoban bayramı ya da eğlencesi kabul edilen saya ve döl, meşakkatli geçecek yaz günlerine geçişin başlangıcı kabul edilebilir. Doğumların bahara yakın olmasına dikkat edilir, koç katımı ona göre ayarlanır ki anasını emmekten biten kuzu ve oğlaklar yeşermiş taze otlarla karnını doyurabilsin. Daha erken günlerde doğacak olan yavrular bu nimetten faydalanamayacak, dolayısıyla da telef olacaklar, istenilen seviyede gelişemeyeceklerdir.

Koyunun yüzü olunca, yani saya vakti olunca, malsahipleri bir takım inceliklere uymak zorundadırlar. Ateş, tuz, maya, yüntarağı, kırklık (yün makası), bıçak, kazan gibi şeylerin evden çıkmasına iyi bakılmaz. Davarın, doğacak yavruların başına kötü bir şey geleceğine yorulur. Yün tarağı verilmesi halinde, doğacak kuzunun kati surette çolak olacağına inanılır.

Gene Kangal, Divriği köylerinde davarın yüzü olunca, (mümkünse ocak sahiplerinden alınan) çiçektası ile davarın içmesi için helkelere su doldurularak dua okunur. Bu işlemle nazardan, kuzunun zayından korunma amacı güdülmektedir. Gene su dolu helkelere çiçektası ile su dağıtılır, sonra da süpürge bu suya batırılarak yavrulayacak olan davarın üstüne serpilir. Nazar ve çiçek hastalığından korunması içindir bu davranış da. (Çiçektası, Kâbe'den getirilen, içi Arapça dua yazılı tasa yörede verilen ad. Kimi yerlerde tıhtap/tiktap diye de bilinir)

Gemerek'te davarın doğumu bahara, 5-10 Nisan arasına denk gelir. Kırk gün analarını emen kuzuların sütüne kimse dokunmaz, yani anadan süt sağamaz. Kırkbirinci gün sütten kesilen yavrular kıra bırakılır. İlk sütü sağan kadınlar bu süt ile yoğurt yaparlar. Kısır bir koyunun kesilip etinin pişirilmesiyle, elde edilen yoğurtlarla birlikte bütün halkla birlikte, eğlence içinde yenilmesine Yoğurt Bayramı adı verilir. Davul zurnaların çaldığı, halayların çekildiği, kıştan çıkmış insanların türkülerle eğlendiği bir gündür.

Kırküçüncü gün kadınlar gene sağıma gelirler ama çoban davara kadınları yaklaştırmaz. Hediye veren kadınlara, "bugün de kuzuların bayramı, siz davardan çekilin" der, kadınlar da çekilirler. O günü kuzular akşama kadar son kez doya doya analarını emerler. Yoğurt bayramı 16 Mayıs'ta başlar, 17 Mayıs akşamında biter. 18 Mayıs'ta da Kuzular Bayramı olur. Sonraki günlerde davar sağımı normal düzenini alır. *(7)

"Benzeri bir bayram olan 'yeni yoğurt bayramı' da Kayseri'ye bağlı Akkışla'da kutlanır.  Önceden önemli kişilere ve yaylalara haber gönderilir. Sütler bayramdan bir gün önce 'teş/teşt' denen büyük bakır kaplarda mayalanır. Yanına bir iki çeşit yemek hazırlanır. Bayram komitesi kasabadan gerekli yiyecekleri yaylaya gönderir. Gelenler davul zurna ile karşılanır ve konuklara önce ayran ikram edilir. Ardından evlerde hazırlanıp üzerine çörek otu serpilmiş yoğurtlar çimenlerin üzerine dizilir. Genç kızlar ve gelinler o gün için özel giyinirler, herkes birbirinin bayramını kutlar. Duanın ardından yoğurtlar yenir. Kalanlar evlere geri götürülmez, fakirlere dağıtılır. Ardından yemekler yenir, yeniden dua edilir ve misafirlere yoğurt hediye edilip gönderilir. Bu bayramda çocuklar da sevindirilir. Her evde çerez denen nohut veya buğday kavurgası veya üzüm, leblebi gibi yiyecekler hazırlanır ve çocuklara dağıtılır. Çocuklar da çiçek demetleri yapıp herkese dağıtırlar. Bu bayramda koyun yünleri çeşitli renklerde boyanır, 2-3 renk birleştirilip küçük püsküller halinde koyunlara bağlanır. Bu yünlere 'barut' denir." *(8)

Kangal köylerinde kuzuların sütten kesildiği zaman köyün genç kızlarınca düzenlenen dağana çıkma geleneği vardır ki hayli eğlenceli, neşeli geçer. En güzel elbiselerini giyip, yiyecekler hazırlayarak kuzuları da önlerine katıp kırlara doğru açılan kızlar halaylar çeker, türküler maniler söyleyip eğlenirler. Bu özel günde içlerinden nişanlı olanların, nişanlısıyla buluşmasına diğer kızlar göz yumarlar. Yazın, işlerle güçlerle oldukça yoğun geçecek günlerine bir nevi hazırlık, bir çeşit gönül eğlendirmedir. Tıpkı kış aylarında ihtiyar kadınların ön ayak olup, uğut hazırlayıp, köyün gençlerinin gönlünü açmaları gibi...

Kış ortalarına denk düşen günlerde yaşlı kadınlar bir torba buğdayı tekneye boşaltıp su içinde şişmeye bırakırlar. Genç kızların eline dibek verip iyice dövdürüp özünü çıkartırlar. Elde ettikleri bu öz ile tandır üstünde karıştıra karıştıra uğut pişirip, genç kızlar aracılığıyla bütün köye dağıttırırlar. (Uğut, Fadime Ana Helvası olarak da bilinen, Anadolu'nun birçok yerinde kutsiyet atfedilerek yapılan bir çeşnidir. İçine şeker konmadığı halde tatlı olan bu eski gelenek kimi yerlerde hâlâ sürdürülmektedir.) (Nezaket Polat'tan derlenme.)

Koçkatımı, tekekatımı, yoğurt bayramı, kuzular bayramı, dağana çıkma, yağmur duasında hayvanlarla ziyarete gitme, öküz koşumu ve benzerleri, hayvanı merkeze alan Türk yaşayış biçimi olup, sevinç, coşku ve umudun harmanı olarak asırlardır süregelen medeniyetin uzantıları olarak karşımıza çıkmaktadır. (Öküz koşumu, Mart sonu, Nisan başında köy halkının iştirakiyle yapılan duaların da yapıldığı, baharın kutlandığı bir eğlencedir. Koşuyu kazananlara gılik, yumurtalı gılik armağan edilir. Çok sayıda hazırlanan gıliğin artanı seyircilere dağıtılır.)*(9)

Hayvancılığı aslî işlerinden birisi olarak gören Türklerde, bir zamanlar zenginlik ölçüsü sürünün sayısı ile belirleniyordu. Geniş otlaklarda davarlar, sığırlar, develer, atlar sürüler halinde yayılıyorlardı. Hakanların hatunların, onların kızlarının oğullarının ayrı ayrı sürüleri olur, cinslerine göre ayrı ayrı güttürürlerdi. Ak koyun sürüsü, kara koyun sürüsü, sağmal koyun, öğeç (erkek)koyun, keçi, kuzu vs.

400-500 hayvanı olan aileler fakir, 500-600 hayvanı olanlar orta halli, 2000-3000 hayvanı olanlar da zengin sayılırlardı. 100 binin üzerinde koyunu, 10 binin üzerinde atı, 5 binin üzerinde devesi olanlara da nadir de olsa rastlanabiliyordu. Dolayısıyla bu rakamların çokluğu, keçesinden çorabına, kırkımından kilimine, çobanından köpeğine zengin folklorik çeşitliliğe sebep oluyordu.*(10)

Eski Türklerdeki hayvancılık merakı sadece onları beslemekle kalmıyor, av merakını da beraberinde getiriyordu. Pamir yaylalarında envai tür av hayvanına rastlanıyor, buralarda avlanan hanlardan Tutuk Han'ın bir av esnasında tuzu keşfettiği de eski kaynaklarda söyleniyordu. İddaya göre avlayıp pişirdiği geyik etini yere düşüren Tutuk Han, yerden aldığı etin lezzetinin daha güzel olduğunu farketmesiyle tuzun bulunduğu söyleniyordu. *(11)

En vurmak

Mal sahiplerince davara en vurmak ya da nişan vurmak denilen işlemle tanıtıcı işaret yapılır. Kesici bir âletle daha kuzuyken kulağa kesik atılır. Üstten atılana düz kesik/tepeden alık, yandan olana yan kesik adı verilir. Bazısı çift kesik yapar. Kimisi de kulağı büküp ortasından kesip delik açarak bu işareti sağlar.   

Sürüdeki işaretler sayesinde çobanlar ve hayvan sahipleri kendi mallarını kolaylıkla bulurlar. Mesela mal sahibinin birisi, bütün hayvanlarının kulağını üstten keserek işaretlemiştir, diğeri ise ortasından delerek... Kendi davarını ararken diğerininkini bu işaretten anlayan koyun sahibine bu gibi işaretler büyük kolaylık sağlar, zaman kaybı olmaz. Delik açmak, kesik atmak, körpeliği geçmiş kuzu iken yapılır. Kaynak kişilerimizden Songül Durak bu konuda şöyle söylemektedir: "Babam kuzularımızın kulağını büküp ortasından keserek işaret yapardı; anam kuzuların bu işaretlerini toplayıp sayar, sürüde kaç tane kuzumuzun büyüdüğünün hesabını yapardı. Bu minik kesikleri atmayı iyi saymaz, toprağa gömerdi" (24-Ağustos-2009 tarihli derleme)

Kulağı kendiliğinden arızalı olana Kangal, Gürün yöresinde kurük denilir ki bu özellik Karadeniz'de de küre adıyla bilinir.

Uzaktan bakıldığında iri dutlar gibi otlaklara yayılmış yüzlerce koyunu, keçiyi, kuzuyu, oğlağı tanıyan, mal sahiplerine teslim ederken de zorluk çekmeyen çobanlar, hayvanların kimisini kendi doğal özelliğinden bilir, kimisini de üzerine mal sahiplerince vurulan boyalardan... Tüylerinin üzerindeki koyu renkli benekler, kulak, kuyruk ve boynuz biçimleri ile birbirinden ayırt edilen hayvanlara, aşı adı verilen topraktan elde edilmiş boyalarla harf ya da işaret yapılır. Karadeniz tarafında yoşa da denilen bu boyalar yağmurda yaşta da çıkmaz. (Aşı, aşu kırmızı anlamına gelir. Anadolu'nun kimi yerlerinde toprak halde bulunan bu boya ile evler badana da edilir.) Kimyasal boyaların çıkmasıyla işaret vurmalar daha kolaylaşmış, renk çeşitliliği, harfler ile hayvanlar daha rahat seçilir olmuştur.        

Sığır ya da davar gütmenin kendi aralarında incelikleri vardır. Sığırlar daha mülayim hayvanlar olarak bilinirken, davarlar biraz daha itina isteyen hayvan olmanın verdiği mecburiyetle otlatılırlar. Küme halinde giden, birinin yaptığını diğeri de taklit eden bir yapıya sahip olduklarından, çobanlar bu hususa çok dikkat ederler. Meselâ, eğer bir koyun yar başından kendini aşağıya atmışsa, diğerleri de düşünmeden onu takip edebilirler.

İşte bu yüzden sürünün güdücüsü son derece dikkatli olacak, davarın en cevval, en lider ruhlu olan "başçeken" denilen hayvanını kendine alıştırma yolunu arayacak, onu süsleyip püsleyerek, tuz, üzüm, şeker gibi ağzını tatlandıracak şeylerle kandırarak kendine bağlamayı bilecektir. Islık çalıp, sevgi sözleri söyleyip, hayvana özel sesler çıkararak başçekeni idaresi altına alan çoban, diğer hayvanların idaresini de bu tür bir kolaylıkla sağlamış olur. Hamançasında her daim tuz ve arpa bulunduran çoban, bu metodu her zaman uygular ve eve dönerken, suya inerken bu tavlama şekliyle en iyi davarı ardına takar, diğerleri de onu takip ettiğinden sürüyü rahatlıkla idare eder.

Islık çalmayı küçümsememek lazımdır. Çünkü, çoban köpeğini yönlendirmek için çalınanı ayrı, eşeği yönlendirmek için çalınanı ayrı, davarı yönlendirmek için çalınanı da daha ayrıdır. Islıkların kimisinde endişe vardır, kimisinde ikaz. Kimisinde ise, yani kendine özel çaldıklarında ise belki bir sevda türküsü, belki de eski bir hatıra...

Çoban istirahat saatinde uyuyunca, sürüyü köpekler kollar. Gene de sürünün baş hayvanının boynuna geçirdiği ipi koluna dolayarak, sahça uyur ve dikkatini oraya yoğunlaştırır. Koyun eğer sürünün başını çekerek otlamaya, hatta kaçmaya niyetlenecek olursa, -ki diğerleri de onu takip edecektir şüphesiz- çoban uyanıp icap edeni yapar, sürüyü toplayıp bir araya getirir.    

Davar çobanlığı büyükbaşa göre daha fazla itina ister. Günlük, aynı periyotla otlatılan hayvanlar eğer fırtına patlamak üzereyse erken de getirilebilirler. Değilse ikindi vakti, kuzu çobanı, davar çobanı olmak suretiyle iki ayrı çoban eşliğinde yaylıma çıkarılarak, geceyi dağda geçirip, ertesi sabah güneş tepeye çıkmadan geri getirilirler. İşte bu sırada, ayrı yerlerde otlamış olan iki sürü birbirine karıştırılır. Kuzular analarını emerler, koyunlar sağılırlar; çevirme, çalma, yazma ya da havşa denilen yerde yatıp dinlenirler. (Kimi köylerde bu dinlenme işi tarlalarda da yapılmaktadır. Ekinlerin biçildikten sonraki dönemlerinde yapılan dinlenmelerde sıra hakkı gözetilir, her gün ayrı tarlaya davar sürülerek, herkesin davar gübresinden yararlanması sağlanır. Divriği yöresinde nadasa bırakılmış, ya da biçilmiş tarlaların sahipleri, sürü sahibine para verip bir geceliğine sürüyü kendi tarlalarında yatırma yoluna da giderler.)

Dinlenmiş davarın yaylıma gitme vakti yaklaşınca kürun(kurna) veya yalaklarda sulanır, tuztaşında tuzlanır, kuzu/oğlak ile koyun/keçi yani annesiyle yavrusu birbirlerinden ayrılarak yaylıma hazır edilirler. Bu ayrımın sebebi, yavruların analarını zamanlı zamansız emmemeleri içindir.

Körpe çobanı adıyla bilinen oğlak/kuzu çobanları ayrı olur. Tabii ki kuzu ağılları da... Ayrı olamayan durumlarda ise ağılın bir köşesi çitle ayrılır, kuzular orada dinlenip yatarlar. Bu kısma körpelik adı verilir.  

Elbette ki yayla çobanları da ayrıdır. Kimi yerlerde yoz çobanı da denilen güdücünün, karısı ve çocuklarıyla dağda, yayladaki bu görevi mayıs ile kasım ayı arasındadır. Divriği'de yaylaya mal katma diye bilinen bu süreçte, mal sahipleri ara sıra gidip hal hatır sorarlar, çay, şeker, tuz, ekmek, sigara gibi öte beri götürür, tanıdıklarına da kendi hayvanları hakkında haber getirirler. Döl alıp doğuracak olanları takip eden çoban, doğumun zamanını malsahiplerine bildirmek zorundadır.   

Divriği merkezde, hargeleye giden ineklerin ayakları, yaylım yerlerinin yolları taşlık olduğu için, usta nalbantlara nallatılır; yaylaya katılanlar için o sene lüzum etmez. Kısır ineklerin, düğelerin, danaların katıldığı yayla malında, harman zamanı olunca güçlü hayvanlar döğen sürmek için getirilir, harman bitiminde geri götürülürler. Ki ekseriyetle Arhusu ve Dumluca'dır buralar. Her köyün kendi yaylası vardır zaten.

Güz gelince mal sahipleri kendi hayvanlarını birer ikişer getirmeye başlarlar, kalanını da kar düşmeden çoban getirip evine teslim eder. Para çobana iki taksitte verilir. Birincisi hayvanı teslim ederken, ikincisi de teslim alırken. Helallaşılıp karşılıklı vedalaşan çobanlara, seneye yeni hayvanlar teslim edilecektir.

Mersin bölgesi Yörükleri, eskiden (21 Mart) Nevruz Günü'nde koyunlarını yaylaya çıkarırlardı. Hıdrellezde (6 Mayıs) ise kendileri yaylaya çıkarlardı. Nevruz günü, çocuklar dağlara gider ve "nevruz çiçeği" toplarlardı. Bu çiçekler evlerde belli yerlere konurdu. Erkekler dağda ateş yakar eğlenirlerdi. Nevruzda ilk defa koyunlar yaylaya çıktığı için çobanlara hediyeler verilirdi.

Yaylaya çıkışlar ve dönüşler yurt genelinde iklime bağlı olarak değişebilmektedir. Mesela Yörüklerde Ağustos ve Eylül ayları keçilerin yayladan iniş zamanıdır. Koyun çobanı kışlığını hazırlar, erzakını alır, alaçıkta 1-2 ay daha yaylada kalır. Koyun çobanının yayladan iniş zamanı mor renkli varget çiçeğinin açılma zamanıdır. "Artık git/ var git" manasını taşıyan bu çiçekle dönüş gününün mesajını alır.  

Kimi yörelerde pernek olarak adlandırılan biçimde, tozu dumana katarak giden sürünün günlük olarak gidişi eğlenceli bir vaziyet alır. İri, besili, verimli hayvanların, koçların kısır koyunların boynuna boncuk, kelek(zil), çıngırak takılır. (Şarkışla'nın, Kars muhaciri köylerinde köyün sürüsünün ayrıldığı kafilelere pernek denilir. Köydeki ağa tabir edilen varlıklı kişiler çoban tutar, maddi durumu zayıf olanlar da az sayıdaki hayvanını ağanınkine katar. Köyün hayvanı bu şekilde pernek pernek, bir kaç sürü haline gelir.)    

 Havalar iyice kızana kadar, ikindide gidip, ertesi sabah kuşlukta gelme düzeninde giden çobanlık, aşırı sıcaklarda, köye dönmeden, bir iki ayı dağda geçirmek suretiyle devam eder.

İşte bu zaman zarfında köyün kadınları bir araya gelerek köye fazla uzak mesafede olmayan dağa koyunları sağmaya giderler. Giderken çobanın köpeğine top götürmek de kadınların işleri arasındadır. (Dağda yal yapılamadığı için yuvarlak şekilde hazırlanıp oraya götürülen hamura top denilir)

Berci adı verilen sağımla vazifeli bu kadınlara -ki kimi yörelerde berivan da denilmektedir- zaten köydeki sağımlar esnasında çobanlar yardımcı olurlar çoğu zaman. Kuzuları emzirmede, sağılacak koyunu keçiyi sırayla getirip götürmede, eğer zapta gelmez delişmen davarlar varsa başlarını tutmakta, yoğurtluk peynirlik sütü kazana boşaltmakta yoldaş olup, işlere omuz verirler. (Kangal yöresinde sağım işini yapan kadına sağan, Sivas merkeze bağlı köylerde çiftliklerde ise sağancı denmektedir)

Teke Yöresi'nde (Antalya, Isparta, Burdur yöresi) sabahın erken saatlerinde keçilerle oğlaklar birbirinden ayrılır. Keçiler günde bir kez, zaptetmesi zor olduğu için ağılda sağılır. Koyunlar ise açık alanda herhangi bir yerde sağılabilmektedir. Bununla ilgili olarak Yörükler "Bir dağın başında 100 keçiyi sağarsın ama on koyun sağmak için on yere oturursun" derler. (Tijen İnaltong'dan nakil)

Divriği manileri içinde berci ile alakalı şöyle bir dörtlük geçmektedir:

Berciler bere gider

Şalvarı sele gider

Bu güzeller toplaşmış

Acaba nere gider?

Sütü, altını yaktıkları koca kazanlarla kaynamaya alan kadınlar, yanlarında bir de aşırma denen küçük kazan bulundururlar. Süt kabarmaya başlayınca saplı veya saplıtas adı verilen bakırdan mamul tas ile bu küçük kazana süt aşırılır. Sütün hırsı inince aşırmadaki de ocaktakinin üzerine boşaltılarak birlikte kaynaması sağlanır. Aşırma sadece bu işte kullanılır ve asla ocağa oturtulmaz. (Demet Erdinç'in verdiği bilgi)

Halk arasında çobanın parasının son derece helal olduğuna inanılır ve bu kanaatten olsa gerek, kimi yerlerde hacı adayları paralarını çobanınkiyle değiştirip, Hicaz'a öyle giderler.

Celep, yazlak, koçsak, sağmal, güzlük, toklu, döl, çebiş, emlik, seyis, inenük, erkeç, şişek... gibi hayvan terimlerini iyi bilen dağların efendisi çobanlar, yaylımdan dönüşte, eğer aynı köyde ise kendi evine, değilse kaldığı yerdeki yatağına giderek istirahatta bulunur yahut da yapacağı diğer işleriyle meşgul olur.            

Çobanlık Sivas'ın ilçelerinde, köylerinde birbirinden farklılar göstermektedir. Kimi yerlerde davarı sabahtan alıp akşama getirmek, kimi yerlerde geceyi dışarda geçirmek suretiyle hayvanların karnını doyurma şeklinde sürer bu iş. Kimi yerde davarlar gece ona-on bire kadar yayılır, kimi yerde bire kadar. Çoğu çoban için de bu ölçü, çoban yıldızının görünme zamanı ile sınırlıdır.

Eğer gece dışarıda geçiriliyorsa, yatağa vurulmuş olan davarlar çoban tarafından üç civarında yerlerinden kaldırılarak yeniden yaylıma alınırlar. Şafak sökerken yatan, yayılmayan davarın hastalanacağına inanılır. Vaktinde sulanan, zehirli ottan, kırağıdan uzak tutulan, karnı iyi doyurulan davarlar, mal sahibinin yüzünü güldürür. Dolayısıyla da çobanın itibarını artırır.

İşini layıkıyla yapamayan çoban, sürünün kırılmasına sebep olabilir. "Çevir yatsın, ayım yetsin" denir bu tür çobanlara.       

İlbeyi Türkmenleri arasında da harman kalktıktan sonra günaşa denilen yöntemle, yani bir gün gelip bir gün gelmeme yoluyla bir haftayı geçirme geleneği vardır. Gelmediği günlerde, bir gün davar çobanı, bir gün de kuzu çobanı sürünün sütünü sağar. Güze denk gelen bu dönemin sütünden yapılan kışlık yoğurtlar son derece lezzetli olur.*(12)

Günaşa'da sütler azaldığı için böyle bir yöntem uygulanır. İki günde bir sağıldığı için, çoban tarafından onca yolu geçirip köye kadar getirilmeyen, yatak yerinde dinlendirilen koyunların ayağına kadınlar giderler. Yanlarına aldıkları erişte, çörek, börek, bal gibi hediyelikleri çobana veren kadınlar, sağıma başlarlar. Helkelere/küleklere doldurulan senenin son sütleri götürülürken dökülmesin diye içine eşek ışkını da denilen boğadikeni konulur. Omuzluklarına helkeleri takıp türküler söyleyerek köyün yolunu tutan renkli kıyafetler giymiş, gelinlerin kızların görüntüleri görülmeye değer bir manzara oluşturur.

"Vakit geçtikçe davar üç günde bir sağılır; en son davarı da çoban kendisi sağıp sütü kendisi alır. İlk güzde koyunlar sütten kesilir." *(13)

Çobanların dağda kaldıkları zaman zarfında, çoban nöbeti denilen sırayla yemek götürme işini de berci kadınlar üstlenir. Eğer otlatılan yer köye çok uzaksa, çoban davarı dağdan, etrafı çevrili olan bir yere indirir, kadınlar da oraya gelirler ve sağım orada gerçekleştirilir. Köpüğüyle götürülen helkeler dolusu sütü kimseye göstermek istemeyen kadınlar, kimi zaman kablarına nazar boncuğu takarlar.

Sağım, emme, yaylıma çıkarma... kırkım, yün yıkama, yün tarama... kilim, cicim, heybe örme... yayık yayma, küplere/küleklere yağ basma, tepelerine buğu oturmuş dağlarla söyleşme...

İlle de gönül rahatlığıyla, ille de gönül rahatlığıyla. Buram buram acı kokan bir seferberlik türküsünde şöyle der Erzurumlu gelin Ayşelerin birisi. Yahut da Asiyelerin, Zehraların, Lütfiyelerin...

"Koyun gelir kuzusunun adı yok,

Sıralanmış küleklerin sütü yok,

Ağamsız da bu yerlerin tadı yok,

                Tez gel ağam tez gel, dayanamirem

                Uyku gaflet basmış, uyanamirem,

                Ağam öldüğüne inanamirem..." *(14)

Kimi zaman ana ölür kimi zaman da kuzu... İşte o zaman emzirme, süt sağma işleri zora girer. Süt sağan kadınlar/çobanlar bu gibi durumlarda davardan sütü alabilmek için ölmüş kuzunun postunu ot vs. ile doldurur, ananın yakınına koyarak sütü sağarlar. Bazen de postu, başka bir kuzunun sırtına bağlayarak anadan süt emdirir, sağımı yaparak memelerin tıkanmasını önlerler. Buna ekti oğlak da denir. Ki büyükbaşlarda da zaman zaman bu yöntem tatbik edilir.

Anadolu'da hab yapma diye bilinen süt ortaklığında, köyün sürüsünden elde edilen süt ile her gün sırayla bir evin kışlık ihtiyacı karşılanmaktadır. Sürüyü himaye eden ağanın emriyle, hab yapma hakkı bir gün de çobana tanınmaktadır. Günün hasılatı olan sütü çobana bırakıp gelen berci kadınlar, hayvanlarını emanet ettikleri kişiye gönül rahatlığıyla yaparlar bu işi. Çoban da yağını peynirini kışa hazır eder. Ülkemiz ve dünya genelinde envai çeşidi olan peynirin, bir çoban tarafından bulunduğu da rivayetler arasındadır.     

Çobanlığın süresi martta/nisanda başlayıp kasımda bitmek suretiyle bahardan güze de olabilir, daha uzun da. Eğer hayvanların karnı iyi doyuyorsa, hayvanlar semiriyorsa, zaman zaman yaptığı kontrollerde çobanı işinin başında görüyorsa, mal sahibi memnun kalır. Yoksa usulüne uygun biçimde yeni çoban bulacağını söyleyerek çobanını değiştirir. Sivas, İlbeyi Türkmenleri arasında şu söz yaygındır: İyi gelin dövülmez, iyi çoban kovulmaz.

Dağda kaldıkları süre zarfında, on onbeş günde bir mal sahiplerinden tuz isterler. Tek kişinin baş edemeyeceği sürülerde, bir iki kişinin daha yardımıyla düzlük yerlerde bulunan sal taşlarını süpürüp temizleyip, tuz dökerek hayvanları sırayla tuzlarlar. Köyün konumuna, otlak yerine olan uzaklığına göre tuzlama işi köye indirilerek de yapılmaktadır. Köye indirildiği zaman hayvan sahipleri kendi davarlarını sayarak eksik olup olmadığına bakarlar.

Dağda kendiliğinden ölen hayvan olursa, çoban mal sahibine darafa da denen nişane getirmek zorundadır. Bu nişane hayvandan kesilmiş kulak veya kelledir. 

Davarın, bir de fireze kaldırılma zamanları olur. Ekin biçilme zamanında, gece yarısı davarı kaldırıp biçilmiş tarlaya sokarak karnını doyurmaya fireze kaldırma denilir ki son derece dikkat ister. Hızını alamayıp fazla yiyince şişme olmaması için ölçülü olarak ekin diplerini yiyip öyle geri götürülürler. (Şarkışla)

Bu işlem Divriği civarında baharda yapılır. Ekinler başak tutmaya başlamadan, eğer tarla çok sık ekilmiş ise verimin düşük olacağı endişesi duyulur. Başakların daha iyi dolması için davar tarlaya sürülür. Fazla yayılmadan, bir uçtan girip diğer uçtan çıkmak suretiyle bir saati bile bulmayan bir zaman dilimindeki bu yayma, başka bir deyişle ekin seyreltmedir. Maharet isteyen bu tarlaya salım işi ekin bitiminde de tekrarlanır. "Dibini dişini yesin" denilerek bir gün önce biçilmiş olan tarlaya sürüyü sokarak karnının doyurmasına müsaade edilir.

Ayaklarını yere vurmasından, ot yemeyip mel mel etrafa bakmasından, sık sık yer değiştirmesinden, melemesinden, kuyruk civarının ıslanmasından davarın doğumunun geldiğini anlayan çoban, sancı çeken davara yardım ederek doğumu gerçekleştirir. Yavrunun üstüne tuz serpen, annenin ağız sütünden biraz sağıp ikisini birbirine kaynaştıran çoban artık müjde için sahibine haber yollama yoluna gidecektir.(Enver Erdoğan, Eski Çoban)     

 Dağda kuzulayan davarın yavrusunun ıslak tüylerine tuz serpip annesine yavruyu veren çoban, kuruduktan sonra yavruyu heybesine koyup mal sahibine götürür. Kişinin o andaki maddi durumuna göre bahşiş alması, çobanlığın eğlenceli hallerinden biridir. Bu bahşiş, para, mendil, yumurta, çorap olabilir.

Kuzulama zamanının yaklaştığını anlayan çoban, davarı çok uzağa götürmez. Köye yakın mesafelerde otlatır. Doğum başlayınca ilk doğanı ağaya bizzat götürüp bahşişini alır. Diğerleri doğdukça da pöçükçü, ayakçı, yamak, çöne gibi adlarla anılan yardımcısıyla mal sahiplerine haber gönderir. Mal sahiplerinin variyetine göre gönderdikleri hediyelere dölcek adı verilir. Çoban o gün gelen bütün hediyeleri biriktirir. Akşam davarı köye götürünce pöçükçüsüne verir, çocuklara dağıtır ve bu güzel günü herkesle paylaşmış olur.

(Pöçükçü, aynı zamanda ileriki dönemler için işin sırrını öğrenmeye çalışan çoban adayıdır da. Küçük sürüleri çobanlar tek başlarına güdebilmekle birlikte, büyük sürülerde ağanın himmetiyle alınan bu gençten insanlar, çobandan önce davranırlar. Köpeği, eşeği, davarı, daha çoban gelmeden dışarı çıkarıp hazır ederler. Çobanın olmadığı, hastalandığı, mühim bir işi olduğu günlerde tek başlarına da idare edebilirler.)(Nezaket Polat'tan derlenme)

Büyükbaşlardan birinin doğurduğu yavruyu kepeneğine saran, ya da omuzuna alıp iki bacağından tutarak mal sahibine getiren çoban da az değildir.  

Davarların bir de gürneş zamanı olur. Aşırı sıcaklara denk gelen bu zaman diliminde eğer sıcağa kalınmışsa, davarlar birbirlerine sokulup oldukları yerde kalırlar, yürümezler. Sağanlarca toplanma yerine bırakılan koyunların önüne bir iki keçi sürüp, cılga yola doğru yürütmeyi sağlamak çobanın marifetleri arasındadır. Önlerine düşen keçiyi takip eden koyunlar yolu tutup yayılmaya doğru giderler. Aksi halde yürümeleri imkansız gibi bir şeydir. (Songül Durak'tan derlenme)

"Yaz çobanı" ve "Güz çobanı" olmak üzere iki ayrı dönem için ayrı ayrı çoban tutulur. İki çobanlık da altı ay sürer. Ki kimi zaman aynı şahıs iki dönemi de kendisi götürür. Baş çoban ve ayak çobanı denilen iki kişi ile sürdürülen çobanlık mesleğinin, tarihten gelen tecrübeyle türlü incelikleri vardır.    

Hayvan hastalıkları, şifa yerleri   

Eğer büyükbaşsa hayvanın döl aldığını takip ederek mal sahibine söyleyen çoban, onlardan bu tarihi not düşmelerini, dolayısıyla da doğumu tespit etmelerini ister. Hangisinin yavrulayacak olduğunu, hangisinin hasta olduğunu takip eder. Büyük olsun küçük olsun hayvanların çeşitli hastalıkları olur. Gözü kör olup önündeki otu göremeyeni, gözüne ağ geleni, dabak, çiçek, ağrı hastalığına, şapa yakalananını, delireni, kelleşeni, yanıkara tutanı... teker teker söylemek zorundadır. Çünkü bu dikkat sağlanmadığı takdirde hayvanlar hastalığı birbirine bulaştırabilirler.

Tatsız tuzsuz gezinip otların ucunu tek tek koparan, yüz kısmındaki tüyleri dikenlenmiş keçinin koltuk altına elini sokarak ateşinden hayvanın zarik hastalığına anlayan çoban, durumu mal sahibine o gün haber vermek durumundadır.

Düşme gibi kaza neticesinde ayağı kırılan hayvan için çoban şu uygulamayı yapar: Hayvanın kendi kılı, kabuğuyla dövülmüş yumurta ve ekşi hamuru birlikte yoğurup bir bezin üzerine yayar. Ayağı eşit vaziyete getirerek yani düz olmasını sağlayarak o karışımlı bezle sarar. İki veya dört  değnekle sarıp bağlar. Bir hafta sonra bağları gevşetip duruma bakar, tutmuşsa tamamen çıkarıp hayvanı normal düzenine sokar.

İlkbaharda yoncaya düşerek ya da deliot yiyerek şişeni, böğründen çuvaldızla delip gazını çıkarıp, kulak ucunu biraz kesip kan akıtarak rahatlatan, hastalanıp ölmek üzere olanı oracıkta kesen çoban, kimi zaman hayvanı kurdun ağzından alır kimi zaman da bir uçurum kenarından kurtarır. (Enver Erdoğan'dan derlenme)

Dört gözlü sekiz kulaklı olmak icap bu meslekte çantalarında ip, bıçak, şiş, ot zehirlenmelerine karşı tedbir olarak iğne de bulundururlar. Bağlı oldukları yerlerin İl/İlçe Tarım Müdürlüklerine başvurarak edindikleri bu iğneleri hazır bulundurarak hayvanlara zerk ederler. Zehirlenmelere karşı son derece uyanık olmak durumundadırlar. Çünkü Mayıs ayında çıkan zehirli bir otun mevsiminde zehirlenmelere sıkça rastlanır.

Gene büyükbaş hayvanların deri altına yerleşip büyük rahatsızlık veren kurtçukları, iki ağaç ya da taş yardımıyla sıkıp çıkararak rahatlatan -ki kargaların hayvanların sırtına konup bu yerleri delip kurtçukları yedikleri de rastlanılan hallerdendir- sırtlarına yapışan keneyi kaşağılayarak çıkaran, büvelek tuttuğunda hayvanı sakinleştirmeye çalışan yegâne insan çobandır.

Yöreden yöreye adları, iyileştirme yöntemleri değişen hayvan hastalıklarında halkın bilge kişilerine başvurulabilir. Bu hastalıkların tedavi biçimleri hakkında çeşitli kaynaklarda bilgiler yer almaktadır.

Hayvanı yakından tanıyan bu bilge insanlar, civarda bulunup, çevrenin insanlarınca kutsal bilinen kimi yerlere, hasta olan hayvanına şifa bulmak için de giderler. Bunlara örnek vermek gerekirse, Divriği Delidağ mevkiindeki Uyuz Pınarı'nda, uyuz olmuş keçiler yıkanır.

Çobandurağı'ndaki Balık Pınarı'na harman sonunda, hayli yorgun olan, çifte koşulmuş öküzler yıkanır. (Seneye de bereketli olsun hayvanlardan birisi kurban edilip köy sakinlerince yenilir)

Çiçek hastalığına yakalanan koyunlar, Kangal/Alacahan'daki Çoban Baba'nın mezarına getirilirler.

Divriği Karakale Köyü'ndeki Ağcababa türbesine ise sürüdeki toplu ölüm sebebiyle hayvanlar götürülür. Kabrin etrafında hastalıklı koyun ve keçiler üç kere gezdirilir, ayrıca bir de kurban kesilir. Böylelikle toplu ölümlerin olmayacağına, hasta olanların şifa bulacağına inanılır.

Gedikbaşı köyü'ndeki Bey Baba düşeğinde ise, kebe, yani düşük yapan inekler getirilip dolandırılır. Doğumdan sonra da danasıyla getirilip gezdirilir.

Ziniski Köyü'ndeki Süt Pınarı'na, insanlar gibi hayvanlarda da görülebilen göğüs tutulmalarında başvurulur. Sağım yapılmayan, göğsü şişen hayvanların göğsü burada yıkanır, sırtlarına da su atılır.  

Bu gibi ziyaretler yurdun her tarafında bulunur. Hayvanlar ya da insanlar için gidilen bu ziyaretlerde, evde daha önce haşlanıp getirilmiş olan yumurtalar türbe etrafında bir yere gömülür. Bunu bilen çobanlar, günün diğer saatlerinde uğrayıp yumurtaları oradan çıkararak azık çantalarına koyarlar.     

*

Kimi zaman yüzlerce hayvanın içinden birisi dağda kalmış, köye inmemiş olabilir. O gün köyün bilenlerince kurt ağzı bağlama duası okunur. Akşam haber gelince okunan, sabah olunca çözülen bu    dua, kimi yerlerde bir ekmeğe üflenip evin direklerinin birine asılır. Ayrıca mal sahiplerince kurda ithafen şu sözler söylenir: Gözün bulut, ağzın kilit ola.

Kimi yerlerde de çakı türü ağzı açılıp kapanan bir bıçağa okunur bu dua. (Bir kere İnna enzelnahu, iki kere Veşşemsü, bir kere Kulhüvellahü okunur, bıçağın ağzı kapatılır) Akşam hayvanın kaybolduğu işitilince okunarak ağzı kapatılan bıçak, sabah yeniden çözülür ki kurt da karnını doyurabilsin. Kaybolan hayvan, ertesi sabah çoban tarafından benzeri işlemlerle okunan bu dua sayesinde sağ salim bulunur.  

Yaylada yazlarını geçiren kimi göçerlerde, çadırlarına ekmek asma geleneği vardır. Bu sayede o sene sürünün kurttan korunacağına inanılır.

Çobanların işleri sadece hayvan otlatmak, doğuma yardım etmekle sınırlı değildir. Kırkım zamanı mal sahiplerine de yardım etmektir. Ayrıca para ödenerek yapılan kırkımlar zahmetli, maharet isteyen bir işlemle yapılır. Dört ayağın bir araya getirilip bağlanmasıyla hazır edilen davarlar, el çabukluğuyla kırkılmak zorundadırlar. Çünkü bu vaziyette eğer uzun süre kalacak olurlarsa, hayvanda şişme alametleri görülmeye başlar.

 Kırkım günleri ülke genelinde iklim şartlarına göre değişkenlik gösterse de kendi yöremizde ekseriyetle haziran ayında gerçekleştirilir. Sütten kesilmiş kuzular bir gün önce dere, yalak gibi yerlerde yıkanıp temizlenerek kırkıma hazır edilirler. Tüyleri temizlenmiş kuzunun yünü makbul tutulur. Direkt olarak yorgana yastığa kullanılır. Eğer nişanlı gençler varsa onların çeyizine ayrılır.

Koyunların çağıldakları temizlenmekle birlikte, kırkımdan önce yıkanmaları adeti yoktur. Onların yünleri daha sonra, bir dere kenarında yıkanıp paklanmaktadır. Ki kimi romatizmal hostalıklarda kirli yün de makbul tutulup aranmaktadır.

İlbeyi Türkmenleri arasında yunnak geleneği bulunmaktadır. Yıkama işlemine yunnak, yıkama yerine de yunnak yeri adı verilir. Bir gün önceden kadınlar çörek börek hazırlığına girişir. Daha çok çobanlarla kadınların telaşı durumunda olan bu hazırlıkta erkenden kalkılıp yunnak yerine gidilir. Mal sahibi çobana bahşiş hazırlar.

Hayvan sahibi herkesin hazır olduğu yıkama da önce çoban suya girer. Birisinin ittirmesiyle suya atılan koyunu yakalayan çoban davarı iyice yıkar ve pöçükçüsü ya da malsahibinin çocuklarından birine verdiği hayvanı dere kenarına çıkarttırır. Orada yere yatmadan tüylerinin kuruması sağlanan hayvanlar artık kırkıma hazır olurlar. Elbirliğiyle son koyun da yıkanıp bitince, çoban değneğini ağanın önüne atar, "düşmanıyın ömrü bu kadar olsun ağam" der. Ağa da "eline koluna sağlık, ömrün uzun olsun" deyip, hazırladığı bahşişi çobana verir. Bu ekseriyetle para ya da kuzudur.

Yunnak gününde yenilir içilir, türküler söylenir. Kadınların ayrı bir ağaç altına çekilip söyledikleri türkülerden birisinin sözleri söyledir:

 Koyun seni yaya yaya getirdim

Getirdim de yatağına yatırdım

Senem sağdı ben yanında oturdum

                Dolanı dolanı gel anam koyun

                Gene cinsimişsin mor ala koyun

Bir kar yağdı incelekten eledi

Kötü tokluları kara beledi

Gürük koyun çaldı çanı meledi

                Dolanı dolanı gel anam koyun

                Gene cinsimişsin mor ala koyun

Mor koyun da şu tepeye yaslandı

Yağmur yağdı keçelerim ıslandı

Kelekler asıldı ziller paslandı

                Dolanı dolanı gel anam koyun

                Gene cinsimişsin mor ala koyun

İki gelin geldi koyun sağmaya

Biri değnek aldı beni döğmeye

Ağalar çağırdı sual sormaya

                Dolanı dolanı gel anam koyun

                Gene cinsimişsin mor ala koyun

Koyun sen derede kuzlamadın mı?

Çoban gelir deyi gözlemedin mi?

Koklayıp kuzunu gizlemedin mi?

                Dolanı dolanı gel anam koyun

                Gene cinsimişsin mor ala koyun

(Nakarat kısmı, Gazibey Köyü'nde "Haylarım haylarım gel anam koyun/Döğüyor çanı da mor ala koyun" şeklinde imiş.) *(15)

Kimi zaman kışı dağda, ağılda geçiren çobanın kapısını diğer insanlar başka şey için de çalabilirler. Donma durumunda! Avcı, asker vs. gibi dışarıda olup da donma tehlikesi geçiren birisine acil lazım olan şeylerden birisi, taze kesilmiş hayvan derisi ile taze gübredir. Taze gübreye gömülen donmuş kişi yavaş yavaş kendine gelmeye başlar. Eli ayağı çözülür. Ya da çarçabuk kesilmiş olan davarın derisine belenerek bu durumdan kurtulma yolları aranır.    

Ün vermez dağların türkücüsü olan hayvan güdücüleriyle, "padişahından çobanına kadar şair olan" milletin padişahı bile kimi zaman içini açıp, yanan bağrının sızısını paylaşabilmektedir. "Çal çoban çal" örneğinde olduğu gibi...

*

Timur'la yaptığı savaş neticesinde Sivas'ı ve oğlunu kaybeden Yıldırım Beyazıt, üzgün bir şekilde şehrin dışına çıkıyor. O sırada bir çobanın dertli dertli kaval çaldığını görüyor. Yıldırım bu sese efkârlanıyor ve ağlayarak şöyle diyor:

-Çal çoban çal!... Sivas gibi şehrin mi yandı? Ertuğrul gibi oğlun mu öldü?

Timur'un askerlerince şehit edilen Şehzade Ertuğrul'un, Şifaiye Medresesi içinde medfun olduğu sanılmaktadır.  

Çobanın kıyafeti

Çoban denilince hepimizin gözünde kepenek, kaval, eşek ve köpek canlanır hep. Bu hayali resmin içinde elinin değneğini (yöreden yöreye dayak, degenek, embel, modul, nodul diye değişkenlik göstermektedir), çorabının çapraz bağlarını da ihmal etmeyiz.

Bu sayılanların dışında bir de onların en büyük güvencesi durumunda olan av tüfekleri vardır. Arıya, ava çıkanların dışında kimselerin uğramadığı dağ başlarında bu silahlar oldukça lüzumludur. Uğruların uğrak yeri olan ıssız mevkilerde çobanın hem kendi canını, hem de emanet edilmiş olan sürünün canını kurtarmak için bunu taşımaktan başka yolu bulunmamaktadır. (Ki zamane çobanlarında görüntülü cep telefonları, küçük boy radyolar bulunmakta, bir araştırmaya göre bu sayede orman yangınlarında azalmalar olmaktadır)

Eski Sivas çobanlarının ayaklarında çarık, bacaklarında dizleme yün çorap, çorabın üstünde dolama, şalvar, sırtlarında işlik, kuzu yününden yapılmış keçeden mamûl kepenek veya keçi kılından dokunmuş aba bulunur, başlarında da keçi tiftiğinin eğrilip dokunmasıyla elde edilmiş papak yer alırdı. Mal sahiplerince hazırlanan bu kıyafetler çobanlara hediye edilirdi.

Keçe veya kepenek adıyla bilinen kolsuz çoban üstlüğü, hazırlanması hayli meşakkatli bir sıkıştırma kumaş türü olarak bilinmektedir. Koyunların evcilleştirilmesiyle beraber keşfedildiği, Orta Asya orjinli olduğu, eskiden hamamlarda sıcak su ve sabunla kaynatılarak işlem gören keçenin bir çok da kullanım alanı bulunmaktadır. Keçe külah, seccade, heybe, çadır, yer yaygısı...

Mehteran bölüğünden yeniçeri kıyafetlerine kadar geniş bir alanda işe yarayan keçe, bir dönemler namlı meslekler arasında yer alırdı. Atların koşum takımları, semer aksamları, zımpara keçesi, süt keçesi vs. Diğer ürün çeşitlerindendi. (Süt keçesi kaynamış sütün ağzına örtülürdü; böylelikle sütün tozdan topraktan korunması, ağır soğuması, dolayısıyla da kaymağın elde edilmesine yarardı.) 

Kuvvet isteyen, zaman alan, beyaz veya mor yünle yapılan, tabii boyalarla renkli hale getirilebilen keçenin imalatı unutulmak üzereyken, son zamanlarda yeniden hatırlanmaya başlamış, Avrupa'da bile bilinir olmuştur. Gezginlerin, tacirlerin farklı bölgelere taşımasıyla devetüyü, tavşantüyü, tiftik gibi hayvan ürünleriyle de yapıldığına şahit olduğumuz keçe, tarihte sanayisi yapılan ilk dokuma/sıkıştırma kumaş olarak yer alır. İyi yapılmış bir çoban keçesine, kurşun işlemez diye idda edilir ustalarca. Abhazya'da, keçecilerin keçe tepiklerken koro halinde söylediği bir de keçe şarkısı bulunmaktadır. *(16)

Sivas'ın leziz sularından Kepenek Suyu'na ad veren bir de söylence anlatılır halk arasında. Tavra Boğazı'nda davarlarını otlatan çobanın yerden su fışkırdığını görmesiyle, suyun üstüne kepeneğini atıp Sivas'a haber vermek için koştuğu, gelenlerin "kepeneğin suyu, kepeneğin suyu" diye bağırdıkları için bu ismi aldığı anlatılır. *(17)

Kimi yerlerde şayak olarak da bilinen aba, koyun, kuzu yünlerinden elde edilen bir dokuma türüdür ki artık eskisi gibi rağbet görmemektedir. Şehir insanına şehir biçimiyle, kırsalın insanına kırsal biçiminde modeller verilerek hazırlanan bu üstlük için Balıkesir'de şu söz söylenir: Balıkesir'in abası, hem oğlu giyer hem babası. Balıkesir'in şayağı, hem ağası giyer hem uşağı.

Yurdumuzun çeşitli yerlerinde bilinen aba/şayak hakkında romatizmaya iyi geldiği kanaati de bulunur. Şimdilerde erkek dokuyucu kalmamak birlikte, Balıkesir köylerinden bir kadın dokumacı şu şekilde anlatır bu serüveni: "Önce koyun kırkılır, yapağ yün yıkanır, elle tek tek didiklenir. Kara yapağla, ak yapağ birbirine karıştırılır. Şehre gönderilip taraklandırılır. Çıkrıkta eğrilir. Arşına sarılır. Sıcak su ve un ile çirişlenir. Sonra tezgahta dokunup dinklenir. Bu dokumanın eni iki karış kadardır. Yanyana dikilerek, modeline göre üstleri kaytanla işlenerek hazır edilir" *(18)

Çoban üstlükleri arasında, bir yüzü uzun tüylü keçeden mamul yamçı adı verilen kıyafet de yer almaktadır ve daha çok Kafkas kökenlilerce kullanılır. Çerkez, Gürcü gibi soğuk iklim insanlarınca yaygın olarak kullanılagelen, bu başlıklı pelerin biçimli kıyafet, süvariler arasında asırlar boyunca yaygın olarak giyilmiştir.   

Kepenekler hayvan güdücülerine kimi zaman yorgan olur, kimi zaman seccade, kimi zaman sofra bezi, kimi zaman da şemsiye.

Tülüce, tülce, tüylüce, tül, geve, filikli, hopan gibi adlarla anılan renkli, uzun tüylü bir dokuma türü daha vardır hayvancılıkla, dokumacılıkla uğraşanlar arasında. Bu dokuma türünün çok çeşitli kullanım alanlarından birisi de çoban üstlüğüdür. Daha çok güney illerindeki çobanların giydiği bu kıyafet de onları soğuktan, sıcaktan korur. *(19)

Gene Bursa, Balıkesir gibi Batı illerinde kullanılan bir de çoban şalı bulunur ki daha çok tarlaya, ava gidenlerce kullanılır. Tabii bir de sürüyü gözetecek olan çobanlarca da... Siyah-beyaz veya siyah-sarı kareli olarak el tezgâhlarında dokunan, dikdörtgen biçimli örtü, ikiye katlanarak omuza atılır. Püskülleri önden sarkan şalın, oluşan çukur/torba gbi kısmına da yiyecek azığı konulur.

Ağaçtan mamul, yassı biçimli, elbiseye enine dikilen düğme modelinin ismine de çoban düğmesi adı verilir ki sonraları polyesterden, çeşitli madenlerden aynı biçimde üretilir, aynı adla anılır olmuştur.            

Sivas yöresinde, büyük sürü sahiplerinde, eskiden çorabı çoğu zaman mal sahibinin hanımı örer, boyun atkısını andıran dolama ile birlikte hayvanlarının güdücüsüne verirdi. Ayağına çorabını giyip, dolamasını dizine kadar sarıp uçlarındaki iplerle berkiten çoban, çarıklarını ondan sonra ayağına geçirirdi. Sivas, Zara, Şarkışla çorapları, çorap ve dolak hususunda namlı yörelerdendir.

Bu hususta kaynak kişilerimizden Ayşe Yılmaz dolağı kendilerinin şişte ördüğünü söylerken, bir başka kaynak, uzunluğu 100-120 cm, eni 20 cm olan dolağın, çorap gibi örülmediğini, yerdeki iki kazığa bağlanmış erişlerle, kılıç adlı araçla vurularak sıkıştırılmasıyla elde edildiğini belirtiyor. Ayağa giyilmeden, baş parmaktan başlayıp bacağa dolanan, en sonunda da renkli püskülleriyle diz altında sıkıştırılan dolak sade de olabilmekte imiş, üzerine sonradan işlenen nakışlarla renkli de... Daha çok çoban, avcı ve kışın uzun yola gidenlerin tercih ettiği bir koruma giysisi imiş.*(20)

Çobanların ayağında ekseriyetle çarık olur. Çoban lastiği ya da katırcı kundurası adıyla Divriği yemenici esnafının dikip hazırladığı, sağsız solsuz yemeni biçimi bulunur. İşçiliği olmayan bu modelin özelliği en kalın manda derisinden dikilmesi, dağa taşa dayanma hususiyetidir. *(21)

Antep yöresinin yemenileri meşhurdur ve ustalarca hayde adı verilen bir de postal cinsi yapılır. Giydiği kişiye göre, bekçi haydesi, çiftçi haydesi gibi adlar alırlar. Biçimin birisi de çoban haydesidir ki sarı sahtiyandan dikilip hazır edilirler.  

Eskiden keçinin taranmasıyla elde edilen tiftiğin çile yapılıp, tahta tığla dokunmasıyla, sadece gözleri açıkta bırakan papaklar elde edilirdi ki bu şekilde ödülmüş papaklar insanı çok sıcak tutarlardı. Gene beş parmaklı eldik/ eldiven de malsahibinin hediyelerindendi. Keçeden yapılmış kabalak adı verilen başlıklar da çobanların giyecekleri arasında yer alırlar.  

Hamançası, öğlenlik azığını, matarasını koyacağı dağarcığı ise diğer önemli eşyası olarak kabul edilir. Hayvanları dinlenmeye aldığı öğlen arasında yemek pişireceği küçük kabı, küçük bakracı, ufak tefek kimi eşyaları da bu dağarcığın içinde yer alır.

Dağarcık/davarcık şu usulle yapılır: Körpe koyun/keçi derisi iyice tuzlanır. Birkaç gün bu şekilde bekleyen deri, kokup çürümeye başlayınca kılı/yünü yolunur. Dürülü olarak bir gün de şaplı suda bekletilir. Ertesi gün de bu sudan çıkarılarak kabuğu sert ağaçlara, mal damındaki direklere çarpa çarpa inceltilir. İki ucuna deriden ip bağlanarak çanta biçimi verilerek kurutulan dağarcık artık kullanıma hazırdır. İçine konulan yiyeceği aynen muhafaza eder. (Ayşe Yılmaz'dan derlenme)

Sabah ve akşam öğününü sıra gözetilerek mal sahiplerinde yiyen çobanlarının öğlenliği de bu dağarcığa konulur. Oğmaç, helva, haşlanmış yumurta, salatalık, domates, kömbe, kete, (Şarkışla yöresinde bezir ketesi meşhurmuş. Öküzleri yağlamakta kullanılan bezir, keten tohumunun yağına verilen isimdir) türü yiyecekler çobanların sevdiği lezzetler olarak bilinirler. Hayvanlardan yarım kilo kadar süt hakkı da alabilen çobanlar bazen ocaklarını yakıp kendi pişirdiklerini yiyebilirler.

Sevilen bir çoban yemeği olan oğmaç, bir tavada tereyağında pişirilen yumurtanın içine ufalanıp küçültülen birkaç yufka ekmeğinin yağı iyice emene kadar tavada çevrilmesiyle elde edilen lezzetli bir yemektir. Bu şekilde hazırlanan oğmaç, üç beş adet yufkaya taksim edilip dürülerek çobanın dağarcığına yerleştirilir.

Çoban, yemek yiyeceği evde sofra hazırlanana kadar köpeklerinin karnını doyurur. Sıcak su ve un ile yal karıp hazır eden çoban, onların karnını doyurunca kendisi sofraya oturur. Zaten sayısı üçü beşi bulan köpekler de vazifelerini bihakkın yerine getirip, sağanlarca davar toplama yerine bırakılan hayvanların etraflarını çevirmeye başlamışlardır.

(Yal ne çok sıcak, ne çok soğuk olmalıdır. Soğuk suyla karılan yal, bağırsaklarda kurda sebep olur. Çorba kıvamında olması icap eden yalın içine kimi yerlerde baharat ve kuru ekmek de atılır. Baharatın/kırmızı biberin atılmasının sebebi köpeğin yavuz olması içindir. Kepek, yulaf unu, düğürcek, artmış çorbalar da yala katılabilir.)*(22)

Kaval

Çobanların olmazsa olmaz eşyalarından olan kaval, yanık nağmeleriyle dağı taşı inleten, hasret, sevda, coşku harmanı ezgilerin çalgısı olarak bilinir. Davarın, bu sesi sevdiğine inanılır ve çeşitli modelleri bulunur. Orta Asya orjinli olduğu düşünülen bu üflemeli çalgı tarihten bu yana armut, erik, ceviz, kızılcık, kiraz gibi çeşitli ağaçlardan yapılagelmiştir. Plastik ve metalden de yapılmasına karşılık en iyi verimi ağaçtan yapılmış olanlar vermiş, en iyi kavallar Maraş ve Antepli ustalarca yapılmıştır.

Kaval kelimesinin kavlamak mastarından, ve "kav" kökünden türediği, bunun da eski Türklerde "içi boş" manasına geldiği bilinmektedir. Dilli kaval, düdük, duduk, çoban sazı, guval, gavval, hortlatmalı kaval, kırma kaval gibi isimlerle de anılan kavallar, kimi sürü sahiplerince mukaddes olarak görülürler. Çoban çalgısı olarak bilinen kaval, zaman içinde düğün, güreş, bayram, koşu gibi kalabalıkları coşturucu bir çalgı olarak da işlev görmeye başlamış, ona göre de müzik çeşidi üretilir olmuştur. 1981 yılına kadar halk çalgısı olarak bilinen kaval, bu tarihte ilk kez konservatuara girmiştir.*(23)

Gene zambır adıyla bilinen, turna kemiğinden yapılan bir kaval türü vardır ki mucidinin Rumeli çobanları olduğu söylenir. Kazı çalışmalarında, bazı mezarlardan zambır çıktığı da görülmüştür.

"Ön yüzeyinde yedi, arka yüzeyinde sekiz perde deliği bulunan kavalın sonunda da küçücük delikler bulunmaktadır ki ses akustiğini sağlayan minik deliklere halk arasında cin deliği/şeytan deliği adı verilmektedir"*(24)

Yüksek hava, aman havası, suya indirme havası ve senir havası, zeybek havası, ağır hava, çan havası, telez otlatma havası en fazla bilinen kaval havalarıdır.  (Telez, ağustos ayında çıkan tele benzer bir otun adı olup, davarlar bu otu çok sever, yerken de neşelenip, oynar gibi hareketler yaparlarmış. Senir, yalçın, engebeli dağların arasındaki düzlük mahallere verilen addır. Hollu ise halay havası olup, halayın kavalla çalınan kısmıdır)

Kavalın sesi ile davarını otlatan, köye, yamaca, suya yönlendirerek otlatan çobanın bir tür çalışı vardır ki "davarı suya indirme" adıyla bilinir. Suya indirme havası, "karakoyun havası" olarak da tanınan, hortlatma tekniğiyle çalınan bir kaval ezgisidir ve onunla ilgili bir de efsane anlatılır halk arasında: Çobanın birisi kralın kızına âşık olur ve babasından onu ister. Babası bu cesur hareketli çobana kızın vermeyi kabul eder ama bir de şart koşar. Bir hafta sürüsüne tuz yalatacak, bir haftanın sonunda, kavalının gücüyle onları sulamadan suyun başından geri getirecek, kızı da almayı hak edecektir.

Şartı kabul eden çoban bir haftanın sonunda sürüyü dere kenarına indirir. Sürü, tuzun verdiği hararetle suya doğru hamle yapar. Lâkin çoban verdiği sözü tutmakta kararlıdır. Suya yaklaşıp tam içmeye başlayacak olan hayvanlara tüm maharetini gösterir. Nağmeli nağmeli kavalını üfleyerek subaşına giden sürüyü geri çevirmeyi başarır, bir tek karakoçun dışında... Sürünün elebaşısı konumunda olan karakoç, inatla suya gitmekte direnmektedir. Kralın kızını alamayacağı endişesiyle yüksek perdeden bir tını tutturur ki karakoç da artık su içmekten vazgeçer. Bu hava, üç bölüm halinde çalınır. 1-Koyunu suya indirme, 2-Su içmeden sürüyü geri çevirme, 3-Asi karakoça yalvarma *(25)

Yurdun çeşitli yerlerinde alakoyun, karakoyun, karakoç adlarıyla, benzer biçimlerde anlatılan bu mevzu, "suya götürüp, susuz getirme" deyiminin çıkış noktası olarak da bilinir. Anamas Dağı'na adını veren Anamas efsanesinde çobanın karakoyuna laf geçiremeyince, "isterse ağa anamı assın" dediği, zaman içinde bu sözün Anamas'a dönüştüğü rivayet edilir.*(26)

Aynı efsane Burdur yöresinde Çömlek Kırdıran Boğazı olarak nam salmıştır. Sarı Mehmet adlı çobanın üçtelli sazına sevdalanan bir yörük kızının, koyun sağarken, dizlerinin arasına sıkıştırdığı çömleği kırdığı için söylenir olmuştur.*(27)

Benzeri bir efsane de Kızyandı adıyla Sivas, Şarkışla, Cemel yöresinde söylenir. Ağa kızına âşık olan çobanın kızı kaçırmasıyla, ağanın adamlarının onları bir haymada bastırıp, haymayı ateşe vermesiyle ilgili bir efsanedir. Ki Bedir türküsünde mevkiin adı geçer.

İnsana gıda olabilecek hayvanlar içinden en makbul tutulanı olan koyunlarla alakalı bir çok da türkü yer almaktadır. Bunların bir kaçını sıralayacak olursak, Ak koyun meler gelir (Yozgat), Ak koyunun aklığı (Denizli), Kara koçun boynuzu (Afyon), Kara koyun güdersin (Burdur), Kara koyun ak koyun (Sivas), Kara koyun (Eskişehir), Kara kuzum sana çanlar takayım (Kastamonu), Koyun sürdüm (Isparta), Koyuna bak koyuna (Tokat)...    

Çoban köpeği ile eşek, çobanın eli ayağı durumundaki en sadık yardımcılarıdır. Köpekler sürünün büyüklüğüne göre bir tane de olabilir, birkaç tane de. Çeşitli türleri olabilen çoban köpeklerinin en meşhurlarından birisi de son yıllarda dünyaca üne kavuşan Kangal köpekleridir. Asil olarak bilinen, üretimi de yapılan bu türün ne denli hassas olduğu, sahibine nasıl sadık olduğu herkesçe bilinir. Bir ıslıkla, isim çağırmayla ya da benzeri komutlarla ok gibi fırlayan köpekler varken sürüye ne vahşi hayvanlar uğrayabilir, ne de başka bir kötü niyetli.

Aşağıdaki dize, kendinden daha hızlı davranan bir kurda kaptırdığı kuzudan dolayı, çobanın birinin aldığı beddua olsa gerek:      

Çay aşağı kurt izi

Ağzında emlik kuzu

Allah elinden ala

Yeni sevdiği kızı

Velinimet olarak gördüğü mal sahiplerinin karısı ve çocuklarıyla çobanın arası gayet iyi olur, aileden biri gibi görülür. Çobanlık yaptığı aylar boyunca, özellikle de kimsesi yoksa, giyeceği, yiyeceği, yıkanacak çamaşırları gibi ihtiyaçları, onlar tarafından karşılanır. (Kimi yörelerde de sigarası, ayakkabısı mal sahibi tarafından temin edilir, diğer şeylerine karışılmaz.)

(Çobanı evladı, kardeşi gibi gören kimi ev sahibi kadınlar, kocalarından gizlice çobana, "falanca koyunu kes de getir, ev de et bitti, bir güzelce yiyelim" derlermiş. Hanımından buyruğu alan çoban "tamam hatun, akşama getiriyorum" der gidermiş. Otlama işi bitip de sürü geri gelirken kesilip yüzülmüş hayvanı mal sahibine teslim eden çoban, "taştan düştü, yardan uçtu, kurdun ağzından aldım, pis gitmesin diye kestim" türünden masumane (!) bir cevapla eti teslim edermiş. Evin hanımı durumdan memnun vaziyette, eti alıp içeriye giderken çobanın hakkını unutmaz, iri bir parçayı ona ayırırmış. Ertesi gün öğlende sürüyü dinlenmeye alan çoban bu et ile pınar başında güzel bir yemek hazırlar, çeltek, çona, pöçükçü vs. gibi isimlerle bilinen yardımcısıyla birlikte midelerine ziyafet çekerlermiş. Çoban kavurmanın belki de çıkış noktası budur.)

Sığır çobanlığında sabah gidiş, akşam dönüş şeklinde süregelen pediyod, davar çobanlığında sıcak dönemlerde gece de dağda kalma şeklinde bir seyirle takip eder. Her ne kadar iklim şartlarını bilseler de, çoban ve hayvanlar zaman zaman yağmura fırtınaya yakalanabilirler. Ağır ağır, sinsi sinsi yağarak insanı sulu sepken bir hale koyan çoban ıslatan türü yağmurdan sonra, dağların yamaçlarından yukarı doğru süzülen çoban ateşleri, başı sisli dağların romantik manzaraları olarak bilinirler. Sair zamanlarda ateşler yakılıp yemekler, sütler, çaylar kaynatıyor olsalar da diğer günler çoban ateşleri yağmurun neminden oluşan duman kadar kendini belli etmezler, edemezler. Zati her sabah şafak sökerken, çobanlar sabahın geldiğini işaret ederek ateşlerini yakmakta, tütününü doruklara doğru savurmaktadırlar.

Çoban Barınağı   

Köye indikleri günler boyunca, büyük sürü sahiplerinin ahırlarında/mal damlarındaki fevkana denilen özel yapılmış yerlerinde yatan çobanlar, mal sahiplerince yaptıkları anlaşma gereğince birkaç ayı burada geçirirler. Yerden yüksek bir yere sırıklarla çakılarak yapılmış olan fevkanalara merdivenle çıkılır; buraya serilen döşekte deliksiz bir uyku çeken çobanlar, kışı burada geçirseler dahi üşümezler. Çünkü hayvanların yaşadığı mekânlar sıcak olur. (Fevkana kelimesinin, üst anlamına gelen Arapça fevk'ten türediğini sanıyorum. Fevkhane, zamanla fevkanaya dönüşmüş olabilir. Fevkanî, üst katı olan)*(28)                

Kangal civarında fevkana, Divriği yöresinde (Sivas merkez köyler ve çiflikler de dahil) ahır sekisi adı verilen çoban dinlenme yeri, geniş ailelerin ahırlarında bulunan önemli bir yerdir. Küçük bir merdivenle çıkılan ahır sekilerinde bazı hastaların yatıp şifa buldukları dahi söylenir. Danalık kısmında ya da ahır aralığında kurulu olan bu yerde çoban olmasa bile, doğumu gelmiş hayvanların gece kontrolleri için mal sahipleri de sabahlayabilirler. Divriği'de "benim gönlüm ahır sekisi değil ya!" diye bir de söz söylenir.

Tahsildar, orman memuru olup köylere sık sık gidip gelenlerin besledikleri atların, çift sürmek, harman için rençberlere lazım olan öküzlerin, diğer büyükbaşların doldurulduğu ahırlarda, dolayısıyla doğumlar da eksik olmayacak, ahır sekisi, tahtabent gibi adlarla anılan bu gibi dinlenme yerine ihtiyaç duyulacaktır.

Kaynak kişilerimizden Şefika Aydın 17 Eylül 2009'da verdiği bilgilerde bize çobanlık hakkında şunları söylemiştir: "Bizde (Divriği merkez) koyun sürüsü pek olmazdı. Bir kaç ailede sürü bulunurdu. Birer ikişer inek beslenirdi evlerde. Ama bizim elli altmış koyunumuz olurdu her sene. Yerimiz müsaitti. Palanga'da yaz evimiz, tarlalarımız ve ağılımız vardı. Kışın Dillioğlu mahallesindeki (Çandarlı ailesi) evimizde, yazın da Palanga'daki evimizde otururduk. Koyunlar da orda dururdu. Gençten bir çobanımız vardı. Daimi çobanımızdı. Evin adamı gibiydi. Ahır sekisi dediğimiz yerde yatıp kalkar, yemeğini bizimle yerdi. Çoban bakracı dediğimiz bakracına sütünü sağar, öğlen öğününde içer, akşama da o bakracı dolu getirirdi. Mikdat ağabeyimle yekdaştı (aynı yaştaydı anlamında). Onu çok severdi, bütün ikramları da ağabeyime getirip verirdi. Kimi gün o bakraca yoğurt mayalar, kimi gün böğürtlen, kimi gün alıç, dağarmudu, dağinciri filan toplar koyar, kimi zaman da kuzukulağı doldurup getirirdi. O bakracı asla boş getirmezdi.

Kuzu çobanımız ayrı olurdu; zaten kuzular ağılın kuzuluk dediğimiz yerinde yatarlardı. Dağdan gelen davarlar, bir ulu söğüdün dibinde, çövrümce bir yerde dinlenmeye alınırlardı. Kadınlar da gidip orda sağarlardı. Taslara sağılır, büyük büyük küleklere doldurularak eve getirilirdi. Taslardan küleklere doldurmaya çobanlar yardım ederlerdi. Çobanın üstünü başını biz alırdık. Çoban keçesi dediğimiz üstlükten amcamın da vardı. O hayvanları kontrol için zaman zaman dağa, yaylaya gider, keçeyi de üstüne giyerdi. Onun bağ evi de Arhusu'nun üst tarafındaydı.

Ağabeylerimden biri de tuzculuk yapardı. Dillioğlu mahallesindeki evimizin avlusuna yedi sekiz deve birden girer, tuz yükü yıkardı. Kırmızı tuz dediğimiz tuz daha ikram görürdü, herkes o tuzdan almak isterdi. Datlı duz derdik kırmızı tuza. O tuzla yapılan turşunun tadına doyulmazdı. Ah duz da gelirdi. Ama bu tuzlar hangi tuzladan gelirdi hatırlamıyorum. Devecilere yemek çıkarırdık, oturur dinlenirler, develerinin karnını doyururlar, sonra da giderlerdi. Biz avluyu temizleye temizleye bir hal olurduk. Sene de kaç kez tekrarlanırdı bu."                   

Gene bir başka kaynak kişimiz Halise Havuz 21 Eylül 2009'da, çobanlar hakkında şu bilgileri vermiştir: "Köyde mal çoktu. Öküzün, erkek danaların ayrı, ineklerin ayrı, davarın ayrı, kuzuların ayrı çobanları olurdu. Atları da yılhına (yılkı) bırakırlardı. Dağı taşı dolanırlar, dar güzde, karlar yağmaya başlayınca sürüsüyle evlerine gelirlerdi.

Davar çobanlarını bahardan güze, koçkatımına kadar tutardık. Koçkatımında ya yeniden anlaşarak ya da yeni çoban bularak iki ay daha yaydırırdık. Sonra da tamamen içeri girerlerdi. Bu iki aylık kış süresince ahırlara, ağıllara girilmezdi. O kadar çok iş olurdu ki ev sahipleri de çobanlar da bizar olurlardı. Hayvanların altlarını süpürme, kuruluk dediğimiz kuru gübre serpme, sulama, yemleme... her gün bir hayvan doğurur onları takip edip başağuzlarını sağma... canından bezdirirdi insanı. Atın da eşeğin de, sığırın da başağuzunu sağardık ki süt yolları rahatlasın. Başağuz dediğimiz siftah sütünü sağıp bir gözeye dökerdik. O süt hayvana yaramaz diye bilirdik. Sonraki sütleri yeni doğmuş hayvanlar emmeye başlardı."

*

Tabiatla, hayvanlarla iç içe olan insanımız takvimini bile bu olayları esas alarak oluşturmuştur. Bunların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz: Koçkatımı (Yılbaşı), sonyaz/pastırmayazı/fukarayazı  (koçkatımından sonraki ılık günler), songüz/güz/hazan (kışa giriş de sayılabilen, sonbaharın son günleri), karakış (yağmurların hafif hafif yağdığı, nemli havadan ötürü toprağın kara göründüğü, tek tük karların serptiği kışa giriş günleri), zemheri (kışın en şiddetli zamanı olup, kışın yarısı da bu günlere denk gelir. Zemherinin onbeşi ocak ayının 28'ine tesadüf eder.)

Gücük yani şubat ayına çiçek ayı da denir. Sebebi ise hayvanlardaki çiçek hastalığının bu ayda fazla görülmesindendir. Koyunun yüzü, koçkatımından üç ay sonraki zamandır ve saya şenlikleri bu zamana denk gelir.

Zaradost çiçek açma mevsimi, gavurun küfürü yanıltıcı sıcakların olduğu bahar günleridir. Kağnı dönümü bahar başlangıcı sayılabilir. Döl zamanı nisan ortalarına rastlar ve bu döneme kimi yerlerde kuzumeledi de denilir.

Fırtınaları, yağmurları bile tabiat olaylarıyla ilişkilendiren insanımız, onları isimlendirmekten de kaçmamıştır: Oğlakkıran, Sittei sevir, Berdulacuz/kocakarı soğuğu, cula, saman hergi, tarcik, herk, Hızır İlyas, Sultan Nevruz, Eğrilce, yonca biçimi, kırkım ayı, çayır biçimi, çoban ayı, toklu satımı, ark açımı, gün dönümü, cünit, yayla, ülker doğumu, ikileme, harıs, ork, sap, harman, sürek, altınayı, ofis, bağbozumu, göcek, koyun yumu, soku, bulgur çekimi, kuş dönümü, yoz katımı, sökün ayı... Ki yöreden yöreye isimleri, dönemleri çoğaltmak da mümkündür. *(29)             

Parpu/şifa

Çobanları esas alan, parpu, şifa olarak uygulanan kimi inançlar da bulunur ki bunlara ekseriyetle kadınlar ehemmiyet gösterirler. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse Gürün, Kangal köylerinde, çocuğu olmayan gelinler için çobanlara dişice otu ısmarlanır. Bu otu yiyen gelinin çocuğunun olacağına inanılır. Gene muradı olanlar da çobanlardan muradiye otu isterler.     

Ulaş ilçesi Hasbey Köyü yakınlarında Evliya Tepesi'ne, zor doğum yapan kadınların elbise ya da mendilleri çobanlar aracığıyla gönderilip, geri getirtilerek kolay doğum olması umulur.

Divriği merkezde, sütü kaçmış emzikli anneye, çobanın ekmeği yedirilir. Sabah kayınvalide tarafından çobanın hamançasına konulan ekmek, "çağanın nasibi dağı taşı dolandı geldi" sözleriyle geline verilir. Aynı şekilde esnaflar vasıtasıyla çarşıya da gönderilebilmektedir. Zaten sütü kaçmış anneye, "sütüm kaçtı deme, süt yaylıma gitmiştir gelir; sık sık emzir sütün bollaşır" nasihatı yapılmaktadır.*(30)

Ayrıca, yaşı geldiği halde konuşamayan çocuk, akşam hargelesinin önüne çıkarılır. İnek kalabalığını, eşeği, çeşitli sesler çıkararak onları yöneten çobanı gören çocuğun heyecanlanarak konuşacağına inanılır.

Çok ağlayan, uyumayan çocuk için çobanın torbasına bir ekmek konulur. Dağı taşı dolanıp gelen ekmeği yiyen çocuğun uyuyacağına inanılır.

*

Hırç, galguç, kazgıç adı verilen ucu kancalı değneklerle topraktan çıkardıkları çiğdem, nevruz, piçekli türü yenilesi bitkiler, dönemine göre mantarlar, ışgınlar, dağnanesi, kekik, yarpuz gibi çeşitli tatlı otlar, alıç, kuşburnu, sürsülük, dağarmudu, dağelması, dağinciri, böğürtlen gibi yabani meyveler "çoban armağanı çam sakızı" hediyeler olarak hayvan sahiplerine getirilen ikramlardır.

Nevruz çiçeği, nevruzun yani ilkbaharın başladığının habercisi olarak bilinir. Tıpkı Hz. Ali'nin kokusu olarak da kabul görüldüğü gibi... Nevruzu ilk bulup getiren çobana, sürü sahibinden hediye verme geleneği Divriği'de hâlâ sürmektedir. (www.kutluozen.com)

Sabah giderken çobanlarca bitkinin gövdesinden kanatılıp, akşam gelirken toplanan kenger sakızları da hâlâ makbul tutulan şifalı eğlencelikler olarak bilinenlerdendir.

Toprak ananın bağrından çıkmış nimetler arasında, Bozgulak, Çıtlık, Kenger, Buğday (tanelerin çiğnenmesiyle elde edilen), Mezda sakızı adlarıyla bilinen çeşitler bulunmaktadır. Mezda çamı denilen bir ağacın sakızından elde edilen lezzetli, ağız, diş ve solunum yolları hastalıklarına iyi geldiğine inanılan bu sakızdan türemiş olsa gerek "çam sakızı çoban armağanı" deyimi.*(31)

Çoban merhemi adıyla bilinen bir de ilaç bulunmaktadır ki terkibi, terementi ve mumyağı karışımıdır. (Terementi, kızılçam ya da sarıçam reçinesine denilmektedir.)

Çobançantası/çobançadırı/çobantorbası (kuşkuş), çobançökerten (çakırdikeni, çarıkdikeni denen bir bitki türü), çobandağarcığı (yabani turp), çobandeğneği (karabuğdaygillerden, sarılıcı, tırmanıcı ot), çobandöşeği (ebegümeci türlerinden), çobandüdüğü, çobaniğnesi (ıtır türlerinden), çobankalkıtan (boğadikeni), çobanmayası (sütotu), çobanpüskülü (diken yapraklı ağaççık), çobansüzgeci (yoğurtotu), çobantarağı (maydanozgillerden), çobantuzluğu (karamuk türü), çobanüzümü (dağüzümü, yaban mersini)... Dağların kırların süsleri olarak, isimlerini çobanlardan almış, kimisi mutfaklarda, kimisi ilaç sanayinde kullanılan zehirli-zehirsiz bitki türleridir.

Sütotu/çobanmayası denilen bitki, eskiden Doğu köylerinde yapılan beri günlerinde çobanların hanımlara getirdiği bir ikram olarak bilinirmiş. Süslenip püslenerek merasime icabet eden berci (süt sağan kadın) ve keyveniler (sütü pişirici) bu işlerle meşgulken dağdan çoban tarafından getirilen sütotları süt kazanlarının altına sokularak yakılır, onurlu bir hareket sayılan bu işlemden sonra sütte ve yağda bereket olacağına inanılırmış. 

Keçisağan, gecekırlangıcı, ebabil adlarıyla da bilinen çobanaldatan adlı bir kuş cinsi bulunur ki, gece boyunca öttüğü, insanı yanına yaklaştırdığı halde ele geçmediği için bu ismi almıştır. İşte bu yüzden olsa gerek, Karacaoğlan bir şiirinde "dünya bir çobanaldatan, çok uğraştım tutamadım" ifadesini kullanmıştır.*(32) 

Çoban kuşu da ülkemizde fazla bilinmemekle beraber, sıcak iklimlerde yaşayan, kazsılar takımından, boynuzlu kuşgiller familyasından başka bir kuş cinsi olarak bilinirler. 

Çobanyolu, keçiyolu, dağyolu da denilen dar, kendiliğinden oluşan cılga bir yol vardır ki çobanlar muhtemelen kestirme olsun diye buraları kullanmışlardır. Bir de çoban köprüsü adıyla maruf köprüler bulunur ve çobanların sürüyü selden korumak, bir an önce mal sahibine teslim etmek için yaptırdıkları söylenir. Hatta bazı kitabesiz köprülerin çobanlar tarafından hayır maksadıyla yaptırıldığı da rivayet edilir. 

Venüs, Zühre, Kervankıran, Çolpan, Kuzeyyıldızı, Sabahyıldızı, Târık, Sarıyıldız, Maviyıldız, Kanlıyıldız... nam-ı diğer Çobanyıldızı. Asya içlerinden Avrupa uçlarına kadar bilinip üzerinde konuşulan, türkülere efsanelere konu olan yegane yıldız, (daha doğrusu gezegen) bu olsa gerek.

Ayın oğlu Ülker'le birbirlerine âşık olan ayın kızı Çolpan'ın, altıncı ayda birbirlerine yaklaşmalarıyla fırtınalar koptuğuna inanılır Kırgız Türklerinde. Çolpan'ın atların koruyucusu olduğu, at çobanlarını kolladığı inancı yaygındır. Bir zamanlar bu yıldızın doğduğu bahar aylarında herkes yer içer, çobanlar tütsüler yakarlar, tütününü göğe, yıldıza doğru gönderirlermiş. Bu buluşmanın olduğu günlerde dünyaya gelen atların parlak, apak doğduğuna inanılırmış. Çolpan doğmadığı, batıya doğru kaydığı zamanlarda kurtlara gün doğar, çobanlara baygınlık gelir, doğu sahipsiz kalır düşüncesi yerleşirmiş.

Yazla güz arasında olanca parlaklığıyla doğan, her yörede farklı anlatıları olan bu yıldızın çıktığı aylar, yazın sıcak aylarına denk gelir. İşte bu dönemde çobanlar davarlarını ikindide yaylıma çıkarır, gece boyunca yayar, yıldızın doğuşuyla geri getirirler. *(33)

Gök cisimlerinin hareketlerinden çeşitli manalar çıkaran Türk insanı, Ay'ın ağıllanmasından kışın uzun ve sert geçeceğinin, Güneş'in ağıllanmasından da havaların iyi gideceğinin, davarları yaylıma çıkarmanın bir mahzuru olmadığının işaretini alır. İşte bu yüzden olsa gerek, asırlardır şu sözleri söyler: "Ay ağıllansa ağılını büyüt, gün ağıllansa koyununu güt"*(34)

Gene fırtına, yağmur gibi hava olaylarının yorumundan hareketle, "Akşam güneşi geri vurursa öküzü yemle, sabah güneşi geri vurursa tazını çulla" sözünü söyler. Yani akşam güneşi battıktan sonra ufuk kırmızı kalırsa ertesi gün hava iyi olacak, çiftle çubukla iş yapılabilecek, sabah güneşinde de ufuk kızarırsa hava kötü olacak, iş yapılamayacağı için ava çıkılabilecek manası akla gelmektedir.*(35)    

Meşhur Sivas halısı modellerinden Sivas Yıldızı'nın diğer adı da Çobanyıldızı'dır. Çeşitli tezgâhlarda dokunarak kullanıma sunulmaktadır.*(36)

Yıldızlar içerisinde bir de çoban takımyıldızı bulunur ki fazla parlak olmayan, küme halinde görülen, uçurtma biçimli bir görünüşe sahiptir. Daha çok da ilkbahar aylarında görülür.

Çoban isminden esinlenilerek konulmuş adlar bunlarla sınırlı değildir. Meselâ Ordu civarında Çobanbağırtan Suyu diye bir su bulunur ve oldukça leziz ve soğuktur. Acıktığı bir gün sürünün en iyi koyununu kesip kavurarak bu su başında yiyen çobanın efsanesi olarak anlatılır. Kavurmayı yiyip buz gibi suyu içince boğazında donup, çobanı bağırta bağırta ölümüne sebep olduğu için halk tarafından bu isim verilmiştir. Aynı efsane Sivas Yağdonduran mevkiindeki su için de anlatılmaktadır.

Divriği'nin Ödek Köyü sınırları içinde, Çobançatlatan Çeşmesi adlı bir mevkii vardır. Etrafı yarpuz, nane, kuzukulağı gibi yenilesi aromalı otlarla, zümrüt gibi yeşilliklerle bezelidir. Bilenlerce "parmağınızı otuza kadar sayarak bu suyun içinde tutamazsınız, morarır" diye anlatılan gözenin suyu çok tatlı ve son derece soğuktur. Belirli bir efsanesi olmamakla birlikte, etrafındaki ekmeğe katık olabilecek yeşilliklerden yola çıkılarak üstteki örneğe benzer bir hikâye uydurmak mümkündür. 

Çoban Yemekleri

Onca sağmal hayvanın arasında gecesini gündüzünü geçiren çoban tayfasının, elbetteki besin malzemesinin ilki ağız olacaktır. Ağız, yani hayvanın ilk sütü, memleket genelinde ağuz, avuz gibi adlarla tanınıp, çeşitli biçimlerde lezzete dönüşen sıvı...

Tijen İnaltong'un tespitlerine göre, yeni doğmuş hayvanlar için hayati önem taşıyan sıvı hakkında şunlar söylenebilir: "Anadolu'nun çeşitli yörelerinde farklı isimlerle anılan ağız, Derleme Sözlüğü'nde beş ana başlık altında yer alıyor: "Yeni doğurmuş bir hayvanın ilk günlerinde sağılan koyu, yapışkan süt", "Yeni doğurmuş hayvanın ilk sütünden yapılan bir çeşit yiyecek", "yeni doğurmuş bir hayvanın sütünden yapılan tatlı, yağlı peynir", "yeni doğurmuş bir hayvanın ilk sütüyle yapılan ekmek", "yeni doğurmuş bir hayvanın ilk sütünden yapılan yoğurt." Burhan Oğuz, Divanü Lugati't-Türk'te bu sütün 'aguz' ve 'aguj' şeklinde yer aldığını söylüyor ve anlamdaşlarını listeliyor: "Tal (Rize, Artvin), gımız (doğuran ineğin pişirilen ilk sütü-Isparta), gölemez-gölmez (ağız-Bilecik, Muğla; ağızla yapılan bir tatlı-Afyon, Denizli; sonbaharda hayvanlardan elde edilen koyulaşmış süt-Ankara; içine ekmek doğranan süt-Denizli, Kütahya; yağı alınmış çiğ süt-Eskişehir, Amasya; ekşitilmiş süt-Konya; çobanın dağda sütün içine bir çeşit ot-gölemez otu-suyu koyarak yaptığı yoğurt-Çankırı; ağız'a döğülmüş keçiboynuzu ve şeker katılarak yapılan bir tatlı-Muğla), göremez (ağız-Kastamonu; çiğ sütten tulumda çalkalanarak elde edilen yağ-Eskişehir; ekmekle yenen, taze sütle ekşi sütün yoğurt kıvamındaki karışımı-Eskişehir)."

Hatay yöresinin "ağızlı kadayıf"ı, Kazdağları Türkmenlerinin zeytinyağında kavrulan un ve ağız sütüyle hazırladıkları "çitme" isimli akıtması, Giresun/Alucra'nın ağız sütünün tepsiye dökülüp içine yumurta kırılıp, üzerine tozşeker serpilip sıcak sıcak yenilen "tohuratma"sı, Hafikli'lerin "ağızlı hıngel"i, Divriğili'lerin tandır ekmeği üstüne dökerek sıcak sıcak yedikleri "ağız bulama"sı, Batı Trakyalı'ların un, tuz, yumurta ve ağız kullanarak tepside pişirip kaşıkla yedikleri "ağa böreği" yüzyıllardan günümüze gelmiş birer ağızlı yemektir ki listeyi uzatmak mümkündür. *(37)

Koyultmaç bazı yörelerde taze sağılmış sütün buz gibi pınar suyunda hızla soğutulup içilmesiyle elde edilen lezzet, kimi yerlerde ineğin ağızı ile yapılan muhallebimsi içecek, kimi yerlerde de koyunun güz sütünden yapılan şekerli muhallebi.  Kimine göre de ağız sütünün diğer adı...

Çoban aşı, torba yoğurdunun sulandırılarak, içine yufka ekmeği ya da somun doğranıp yenilmesine denir ki, pratik bir yiyecek bilinir.*(38)

Çoban yufkası, çoban helvası, çoban salatası, çoban kavurması da diğer yemek çeşitleri olarak mutfaklarımıza girmiş lezzetlerdendir.  Teleme, taze süte incir sütü damlatılıp koyulaştırılmasıyla elde edilmiş bir tad olarak bilinir memleket genelinde. Çeşitli adlarla hemen her yerde bilinen bu lezzete kendi yöremizde teleme peyniri adı verilir.

Pekmez helvası, azık olarak çobanlara verildiğinden, öküz helvası olarak da anılır kimi yerlerde. Çobanlar dağda taze sütün içine biraz bulgur atarak çorba pişirirler, bunun adına lepeç denir. Divriği civarında eskiden yapılan lapaaşının da aynı aş olduğunu sanıyorum. Yarma ufağıyla ya da bulgurla pişirilen bu çorba, bulgurlu sütaşı olarak da bilinir.

Hoşmerim, Kırşehir'de yeni doğum yapmış kadınlara pişirilen yiyeceklerdendir. Yurt genelinde bilinen, kiminde buğday, kiminde mısır unu kullanılan, kiminde çiğ krema, kiminde teleme peyniri kullanılarak üç aşağı beş yukarı benzeri malzeme ve benzeri metodlarla pişirilen hafif bir tatlıdır. Yayla kokar, çoban türküsü siner tadına.

Sündürme, peynir ya da çökelekten yapılır. İzmir Karaburun'a bağlı Kösedere Köyü'nde kırkım gün tatlısı olarak bilinir. Kesilen erkeçlerden oğlaklardan pişirilen kırkım pilavına eşlik eder. Taze keçi peyniri rendesinin ocak üzerinde karıştırılıp, üzerine un katılıp iyice kavrulduktan sonra şeker eklenip, sünerek kıvama gelmesi ile elde edilen tadı damakta kalan bir lezzet olarak bilinir.

Sivas yöresindeki sündürme tatlı olarak değil, tuzlu olarak pişirilip yenir. Daha çok çökelekle yapılan, kahvaltı sofralarını şenlendiren pratik bir taddır. Ocak üzerinde tavada eritilen peynir, -özellikle de çökelek- sünüp uzamaya başlayınca içine yumurta kırılır; birbirini iyice tutana kadar karıştırıldıktan sonra sabah kahvaltılarında çaya/süte katık olur.    

Çoban avuntusu'nun sütlacın ilk hali olduğunu bugün acaba kaç kişi bilir? Azık çantasında azıcık pirinçle azıcık şeker kaldığını gören çoban, bu malzemeyi sağdığı sütle pişirip, sıcak sıcak ekmek banarak yediğinde, daha doğrusu midesini avuttuğunda ileride bunun çeşitli evrelerden geçerek lüks vitrinlerde yer alıp para karşılığı satılacağını tahmin etmiş midir?

Sivas/Gemerek'te kaynayan suya atılıp pişirilen, yağı yakıldıktan sonra suluca yenilen pilava  çoban pilavı ya da sulu pilav adı verilmektedir.*(39)

Aynı pilav, Hafik'te içine patates, soğan, civarda yetişen taze otların doğranmasıyla pişirilir. Ona da çoban pilavı adı verilir. (Halise Havuz'dan derleme)

Oğmaç adlı yiyeceğin, ekmek, yumurta ve tereyağıyla buluşup, yufkaya dürülerek çobana  azık  olarak verildiğini yukarıda belirtmiştik. Onun çok benzeri bir başka yemeğe ise doraz deniliyor ve yayla dönüşlerinde yollarda hazırlanıp insanlara sunuluyor: Kızartılmış tereyağının üzerine incecik kıyılmış yufka ekmek parçaları konur, bu ekmek parçalarının tamamen çekebileceği miktarda su ilave edilerek karıştıra karıştıra ekmekler pişirilir. Hamur görünümündeki bu malzemenin üzerine daha önce nar gibi kızartılmış kırmızı biberli tereyağımız dökülüp sıcak sıcak yenilmek üzere ortaya konur. *(40)

Gene Hafik civarında yapılan başka türlü bir öküz helvası vardır ki, çobanlar da pratikçe hazırlayıp bununla karınlarını doyurur, dağa çoban sütü içmeye gelen misafirlerini ağırlarlar. Müsait bir zamanda ayrı ayrı kavrulup değirmenden çektirilerek bir kenara hazır edilen buğday, arpa ve mısır unları, eşit miktarda bir kaba konur. Arzu edildiği zaman içine, pekmez, şerbet veya yağ dökülerek karıştırılır. Avuç içinde sıkılıp ekmeğe düremeç yapılarak yenilir. Çobanların azık çantasına, evsahibi kadınlarca un halinde konulan bu yiyecek, ara sıra onlara öğün olmaktadır. (Halise Havuz/Horsana)

"Yazın hayvanı olanlar yaylalara çıkarmış Ardahan'da. Her gün süt sağılır, kaymağı ayrılır, konu komşu bir araya gelip yayık yayılır, tereyağı yapılırmış. Yayık yaydıkları gün kuymak da yaparmış Ardahanlı kadınlar. "Kuymak da aynı hasuta (hasuda) gibi yapılır ama içine pekmez konmaz, tuzlu yenir," derlermiş. Unu sadeyağda kavurur, vakti geldiğinde sulandırılmış pekmez döküp karıştıra karıştıra yağını kusturur, üzerine ceviz serpip lavaş ekmeğiyle sunarlarmış. Kuymak veya hasuta yapmak kolay olmasına kolaymış da ya bir püf noktası varmış; yağını kusturmak. Kusmayacağı tutarsa –kuymağın da inadı tutabilir- işi komşu kadınlardan biri ele alır ve kuymağı korkuturmuş! Nasıl mı olurmuş bu korkutma: Kadınlardan biri koşarak kuymak kavuranın başına gelir, "çobanlar kavga ediyor, birbirlerinin kafasını koparıyorlar yetişin komşular," diyerek dövünmeye başlarmış. Kuymak da bunu duyunca korkar ve yağını kusuverirmiş. Yağını kusmak ne demek derseniz, yağın undan ayrılıp üste çıkması deriz." (41)

Çoban bayramı/eğlencesi

Çobanların, koçkatımı/tekekatımı, saya eğlencelerine iştirakinden ayrı, kendi aralarında bir takım eğlenceleri de bulunmaktadır. Mesela Kangal yöresinde fevkana diye adlandırılan çoban barınağında işlerinin olmadığı saatlerde bir araya gelen çobanlar sohbet edip  çay içerler, ayrıca ağılın tavanına çal kurarlar. Kıl ipten eğrilmiş kalın iplerle ağılın direkleri arasına geçirdikleri ipi, kalın bir tahtanın iki uzun tarafına bağlarlar. İki çoban iki başa geçer, diğer çobanlar da tahtaya oturup sıra ile sallanırlar.  

Kültürümüzde yer alan birbirinden enteresan danslar arasında, hayvancılıkla, çobanlıkla alakalı çeşitli seyirlik oyunlar da yer almaktadır.  Mesela Sivas Killik Köyü'nde çobanlarca oynanan gıllım gaga oyununda olduğu gibi... Gene Kırım Tatar Türklerinde çoban oyunu bulunmakta, değnekler eşliğinde düğün, toplantı, güreş gibi kalabalıklarda oynanmaktadır. Süt sağımını temsil edip, kovalarla oynanan beri oyunu, temsilî hayvan ve değneklerle oynanan kurt-çoban oyunu bunlara birer örnektir.

"Oğlak Tartış" oyunu, geniş Türk coğrafyasında, kendi memleketimizin bir çok ilinde savaşı, kahramanlığı simgeleyen oyunlardan birisi olarak bilinip oynanır ki "Buzkaşi" ya da "Kökbörü" adlarıyla da tanınıp bilinmektedir. İçi doldurulmuş oğlak derileriyle, çok kişi ile yarış havası içinde oynanan bu oyun, at üstünde oynanmakta, güç istemektedir. *(42)

Bazı yerlerde çocuk oyunlarında ebe olan çocuğa çoban denmesi, aslında o çocuğun ordaki topluluğu yönlendirmesiyle bağlantılıdır ki insana "hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz" hadis-i şerifini hatırlatır.  

Başölmez

                Eskiden, Divriği'de malsahiplerince davarlar çobana teslim edilir, hayvanların sayısı sabit kalır, koyunlar çoğalsa da ölse de verilen belli sayıdaki koyunun sütü, yoğurdu ve yağı hayvan sahibine gönderilir, koyunların sayısındaki artış da çobanın kârı olurmuş. Şimdilerde uygulanmayan bu geleneğe başölmez denilirmuş. Ünlü edibimiz Ömer Seyfettin'in Yüz Akı hikayesinde de anlatılan bu mesele vakti zamanında şöyle gelişmiştir:

                Merkezde oturup sürüsü bulunan mal sahipleri çevre köylere hayvanlarını teslim ederler, gelirini şehirde kullanırlarmış.  Başölmez denilen bu âdette, çobana verilen sayı değişmezmiş. Mesela 20 koyunu olan mal sahibi, bunu çobana verir, aradan on yıl geçse de koyunlar, çoğalsa da ölse de mal sahibi 20 koyunun gelirini alırmış.

İşte 25 koyununu başölmez için köydeki bir çobana veren bir mal sahibi, bu 25 koyununun süt, yoğurt, yağ ve yününü bekleye dursun, tembel çoban koyunları otlatmadığı gibi, kesip kesip yiyormuş. Karısı; "mal sahibine nasıl hesap vereceksin?" diye sorduğunda adam; "aman hatun düşündüğün şeye bak,  mal sahibi gelince yüzümün akıyla çıkarım" diyormuş. 

Üç beş ay derken aradan epey zaman geçmiş, koyunlardan bir şey gelmeyince mal sahibi, "Köye gidip sorayım, bu iş de neyin nesi?" diye sürmüş atını köye gelmiş. Çoban, adamı evine buyur etmiş, karısına da yemek çıkarmasını söylemiş. Az sonra kadıncağız, mis gibi kokan bir sahan kavurma ile bir çömlek de yoğurt getirip önlerine koymuş. Önüne gelen yemeği kaşıklayan mal sahibi, çobana bir ara "goyunlardan ne haber?"  diye sormuş.

Çoban önce yutkunmuş cevap vermek istememiş ama sonrasında da pişkince şöyle demiş: "Heç sorma ağa! Daştan düştü  baş guzu, yanı sıra getti beş guzu,  onikisi getti gassaba, altısı gelmez hesaba, gala gala bi tene kaldı, aha bu yoğurt da onunu yoğurdu. Bugün bu yoğurdu da sana getirecektim; zaten bizim garı da bu galan bi teneyi de gınaladı, süsledi boynuna çıngırak taktı, kimseye vermez."

Sinirlenen ve çömlekteki yoğurdu çobanın kafasına geçiren mal sahibi, tek kelime bir şey söylemeden kapıyı çarparak çıkmış gitmiş. Çoban yüzüne aşağı akan yoğurtla birlikte mutfağa gitmiş ve karısına  demiş ki: "Ben sana demedim miydi, elimin, yüzümün akıyla garşına çıkarım diye ?"

(Bu konu, Sivas yöresi köy seyirlik oyunları içinde, "Çoban oyunu" adıyla bilinir. Mal sahibi olan ağa, çoban ve kasap arasında oynanır. Ağa davarları çobana teslim edip kendisi şehre gider. Uyanık kasap da çobanı kandırıp davarları keser. Ağa günler sonra gelip davarların hesabını sorar. Serpincik Köyü'nden derlenmiş olan oyunun sonu şöyle bitmektedir: Çoban "Sorma ağam... Yer çatladı, gök patladı; üçünü verdik kasaba, kalanı gelmez hesaba" deyip, koyunlardan birinin postunu ağanın önüne koyar. Ağa ağlamaya başlar, köylüler ağayı teselliye başlarken çoban dışarı kaçar.) Sivas Yöresi Köy Seyirlik Oyunları. Kutlu Özen. Yeniülke Gazetesi. Kültür-Sanat sayfası 25-26 Mart 2010    

İki Çift Lafım Kalmıştı

Sabahleyin, birbirlerine komşu olan iki kadın ineklerini, koyunlarını sağıp, hargeleye katmışlar ve bir laf iki laf derken konuşmaya başlamışlar. Sohbetleri o kadar tatlı geçmiş ki vaktin akşama yaklaştığını bile farkedememişler, bir de bakmışlar ki uzaktan sürü görünüyor! Kadınlardan birisi şaşkınlıkla, "Gözü kör olasıca çoban, inekleri nasıl da çabuk getirdin, daha iki çift lafım kalmıştı!"demiş. "İki çift lafım kalmıştı" sözü; çok konuştuğu halde usanmayan ve hâlâ konuşmak isteyen kimseler için kullanılan bir eleştiri sözü olmuş. *(43)           

*

Tabiatla içiçe olan insanoğlu ister istemez onlardan etkilenir. Yavrusu ölen anne, "yavrum, kuzum" diye feryat eder çoğu yerde. Teselli etmek için çevresindekilerce de "koyunu olanın kuzusu ölür. Karakoçun canı sağolsun" denilir. (Karakoç, babayı temsilen söylenir)

Bakımlı, el bebek gül bebek çocuklara, "analı kuzu, kınalı kuzu" benzetmesi yapılır. Halk arasında koyunun munis hallerinden olsa gerek melaike, keçinin şeytan olduğuna dair inanç bulunur. Huyu yatkın kimseler "koyun gibi", inatçı kimseler "keçi gibi" sözlerle anılırlar.

Sözlü Kültürümüzde Çoban ve Hayvanlar

Çoban ağıdı: Divriği Sarıçiçek yaylasında dolu ve şiddetli yağmura maruz kalan bir çoban, Ayı Mağarası adı verilen büyükçe bir mağaraya davarlarını doldurur, ağzına taş kapatır, mağaranın  iç tarafına da bir ateş yakar. Abasını başına çekip dinlenmeye yatan çoban, ateşin tesiriyle uyumaya başlar. Rüzgarın etkisiyle biraz sonra mağara içindeki kuru otlar ve gübreler tutuşur, çıkan dumandan koyunlar boğulur. Can çekişen davarların sesi ve çoban köpeğinin ulumaya başlamasıyla uyanan çoban, yüz elliden fazla davarın boğulduğunu görünce şöyle ağıt yakar:

Aşağıdan gelir baharın yazı

Çıra gibi parlar koyunun gözü

Sürüsünden ayrılan bir emlik kuzu

Katamadım yüreğime dert oldu

 

Çoban vardı, kara taşa yaslandı

Ah dedikçe dağlar taşlar seslendi

Kelek asılı kaldı, kırklık paslandı

Kırkamadım yüreğime dert oldu

 

Kara koyun, koyunların beğidir

Ak koyun da yüreğimin yağıdır

Davarın yaylası Çiçek dağıdır

Yayamadım yüreğime dert oldu

 

Pösünükte ötüşür virane kuşlar

Çoban aba atmış itini okşar

Kara teke ile kınalı koçlar

Katamadım yüreğime dert oldu*(44)

Çoban Efsaneleri

                Taş kesen çoban: Deliilyas'ta, "Bayır" denilen yerde geçen bir efsanedir bu. Çobanın birisi hayvanları yaylıma götürür. Bir dağın başına gelir ki çok fazla miktarda ot var. Sulama zamanı gelince burayı bırakıp gitmek istemez ve ellerini açıp dua eder: "Allah'ım şuracıktan bir su çıkar ki hayvanları aşağıya indirmeyeyim. Eğer su çıkarırsan bir kara koçla bir ak koçu sana kurban edeceğim" Allah da duasını kabul etmiş ve yerden su fışkırmaya başlamış. Çoban da o anda üstünden çıkan bit ile pireyi eliyle ezmiş, Allah'a hitaben" aha sana kurban" demiş. Bu da Yaradan'ın gücüne gitmiş, sürüyle çobanı taş haline getirmiş.

                Çoban Korkutan: Adak yeri Divriği/Kılbaş denilen mevkiideki ulu armut ağacıdır. Ağacın gölgelediği dallar, yapraklar bir köy halkını ve sürüyü alacak büyüklüktedir. Kutsal kabul edilir. Her haziranda Danişment, Çayören, Çakmakdüzü, Eğrisu köylüyerince ziyaret edilip, kurbanlar kesilir.

                Çobankaya: Doğanşar'a bağlı Kozağaç köyündeki kutsal bir kayadır. Çobanın birisi hayvanları tuzlar, suya indirir sonra da su içirtmeden geri dönermiş. Bir defasında koyunun birisinin su içmesi üzerine çoban taş haline gelmiştir.

                Aynı efsane, taş kesen kişinin çoban değil, çobanın kerametine inanmayıp, olayı gözüyle görmesiyle taş kesen başkası olduğuna dair anlatılır.

                Çoban ile sevgilisi: Hafik/Yarhisar'da iki amca çocuğu birbirlerini severler, nişanlanırlar. Delikanlı çobanlık yapmakta ve yaz aylarında hayvanlarla birlikte bir ağılda kalmaktadır. Bu ayrı kaldıkları aylar boyunca kavalla birbirleriyle anlaşmaktadırlar. Bir gece çeteler ağılı basıp, köpeği öldürüp, çobanı bağlayarak, sürüyü kaçırmak için dışarı çıkarırlar. Çoban da bağlamadan önce son kere kaval çalmak arzusunda olduğunu söyler. Çete reisi kabul eder. "Alaca bağcık kolum kesti/Ala kancık kanlar kustu/Yetiş emmim kızı/Ağılı çeteler bastı" diye çalar kavalı. Nağmeden mesajı alan kız, köyü ayağa kaldırır, ağılın basıldığı söyler. Kimi inanır kimi inanmazsa da giderler bakarlar ki doğru.

                Çoban baba efsanesi: Sivas merkez köylerinden Dedeli'de anlatılır. Fakir mi fakir bir çoban vardır. Hiç hayvanı olmadığı halde evinde sütü yoğurdu, peyniri bulunmaktadır. Köylü de kendi hayvanlarının sağıldığından şüphe duyup, bir gün çobana söylerler. O da ertesi sabah gelip kendi gözleriyle görmelerini ister. Sabah köylü gider ki dağın geyikleri sırayla çobanın önüne durup kendilerini sağdırıyorlar. Geyikler köylüler tarafından görülünce taş kesilirler. Çoban da onlara beddua eder: "Keçileriniz çoğalmaya, aksakallınız olmaya." İşte bu yüzden o köyde hâlâ keçi yaşamaz, 60'ını geçkin yaşlı bulunmaz.

                Taş kesilen çoban: Çok sıcakta dua edip hayvanları için su isteyen, hayvan kurban edeceğini söyleyen çobanın duası yerine gelir. Ancak çoban koyunların kuyruklarındaki keneleri, " şu birinci kurban, şu ikinci kurban..." diyerek öldürür. Bir anda sürü ile çoban taş keser. Şarkışla/Baltalar köyünde bu irili ufaklı kayalar hâlâ durmaktadır. *(45)

Yöremiz sözlü kültüründe yer alan maniler içerisinden, çobanla alakalı bir kaç maniyle konumuza renk  katalım:

                Kayaların yılanı

                Gel dolanı dolanı

                Babası çoban vermiş

                Kömür gözlü oğlanı

 

Elinde sarı kaval

Ardında sürü davar

Çoban sürün susamış

Gel bizim gölde suvar

 

Ağılın altı kenger

                Çoban koyunu dönder

                Dönderirsen tez dönder

                O yâri bana gönder

 

                Dere deresi gelir

                Deste deste gül gelir

                Kızlar bakman çobana

                Haftada bir yol gelir

 

Koyunun yüzü geldi

                Gün çaldı kuzu geldi

                Çobana taze keçe

                Ağaya kuzu geldi*(46)

                Günlük kullanım dilimizde, birbirinden anlamlı deyim ve atasözleri içerisinde tabii olarak çoban, sürü ve hayvanlarla ilgili pek çok söz yer almaktadır. Bunların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

Ak koyun ak bacağından, kara koyun kara bacağından asılır.

                Babası evi sığırcı/umacı, kızı ondan umucu. (Sığırcı ile umacı aynı anlamda olmamakla birlikte, burada çok yoksul olsalar dahi evli kızın baba evinden hediye, iyilik umduğu anlatılmak istenir.  Sığırcı: sığır çobanı. Umacı: Çocukların korkutulduğu hayalî bir varlık. Oldukça pejmürde giyimli kimse.)

Bağı kısa dana. (Beceriksiz)

                Benim ineğim eve doğru geliyor ama elin pici bırakmıyor.

                Bir dana bir hergeleyi pisler.

                Borçsuz çoban yoksul beğden yeğdir.

Boynuz koça yük değil, can gövdeye mülk değil.

Boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkını alır.

Boynuzsuz koyun. (Sessiz, sakin)

Deli keçi gibi. (Dağınık)

                Böyle koçun böyle kuyruğu olur.

                Çarık dolağa uygun. (Düzenli tertipli)

                Çoban aldı bağa gitti, kurt aldı dağa gitti.

                Çoban armağanı çam sakızı.

                Çoban çalar kız oynar. (Darmadağın, karmakarışık)

                Çoban, çoban, ne bu hoban/hopan? *

                Çoban der günüm geçti, hiç demez ömrüm geçti.

                Çoban kulübesinde padişah rüyası görmek.

                Çobana verme kızı, ya koyun güttürür ya kuzu.

                Çobanın dayağı (değneği), gelinin ayağı. (Uğur anlamında)

Çobanın gönlü olursa tekeden telemeyi çalar.

                Çobansız sürüyü kurt kapar.

                Çobansız sürü olsa dağlar dolu keçi olur.

                Dana öldü hab kesildi, inek öldü hep kesildi. (Hab: Süt)

                Davar/dana doluk. (Çağa çocuk diye devamı da getirilir)

Deli düge. (Düge: Düve/düğe. Sütü bol verir, sonra da devirir. Yaptığı işi başa kakınç yapanlara söylenir)

                Eceli gelen keçi, çobanın ekmeğini yer.

                El ile oyun olmaz, kurt ile koyun olmaz.

                Erkek koç kuzuya melemez.

Ev danası. (Yakın akrabadan kız alırken söylenir.)

                Ev danasından öküz olmaz.

                Gafil çobana dağ taş kurt kesilir.

                Gönülsüz davara giden it, ürüye ürüye getirir kurt.

Güz toklusu. (Çelimsiz)

İneğe ho, eşeğe ço. (Görgüsüz, kaba. Ho, ineğe hitap sözü, ço eşeğe hitap sözüdür.)

İneğin var yağın var; bağın var dağın var.

İnekten önce ahıra girilmez. (Anne babadan önce lafa karışan çocuğa söylenir)

İnek almıyor, dana emmiyor.

                İt yer oyuna gider, çoban yer koyuna gider.

                İti döve döve davara gönder, ne hayır çıkar?

                İti döve döve sürüye götürürsen, uluya uluya kurt getirir.

                İtin ölümü gelince çobanın değneğine sürtünür.

                Kara/ala keçiyi gören içi dolu yağ sanır.

Keçi keçice yerini eşer de yatar.

Keçinin sıçradığı kayaya oğlağı/gıdiği de sıçrar.

Keçinin uyuzu suyun gözesinden içer.

Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur.

Kırk öküzlüye var, bir öksüzlüye varma. (Karısı ölmüş bir adama istenen bekâr kıza, çevredekiler tarafından söylenir.)

Kırk öküzüm olana kadar, bir gammazım olsun.

Koyun, oyun. (Kurbanda ya da etlik zamanı söylenir. Kuyruğundan dolayı etin az çıkacağı, keçinin daha kârlı olacağı hesap edilir)

                Koyunun alacası dışında, insanın alacası içinde.

Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler.

                Köpeksiz sürüye kurt dadanır.

Kurda kuzu teslim edilmez.

Kurdun boynuna kemik asılmaz.

                Kurt kocayınca köpeğin maskarası olur.

Melemez koyun. (Beceriksiz, elinden iş gelmeyen)

Öküz öldü ortaklık bozuldu.

Öküz tekini bulmazsa çüte gitmez. (Çüt: Çift)

Öküzüm büyük olsun da çüte gitmesin.

Öküzün altında dana aramak.

Sahipsiz mal olsa, dağlar dolu keçi olur.

                Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar.

Tarlaya saban, sürüye çoban.

Teke gibi kokmak.

Tekeden köremez çıkarmak. (İmkansızı başarmak)

Tuzsuz koyun tuzlu koyunu yalaya yalaya bitirir.

Yağmur yağara döndü, çoban zağara döndü. (Zağar: Keskin it)

                Yürük çoban kurdun nasibini elinden alır.         

                Zorla davara giden it, kurt tutmaz.        

                Davarla, sığırla çobanlıkla alakalı sözler elbette ki bunlarla sınırlı değildir. 

                Saldım bayıra Mevla'm kayıra. (Başıboş hayvan olmayacağına dair bir söz. İnsan için de söylenir.)

                Salman kuyruk bağlamak. (Şişmanlayan kimselere, koyuna benzetilerek söylenen bir söz)

                *("Çoban çoban, ne bu hoban/hopan?" sözünü kayınvalidem sık sık söylerdi. Ne anlama geldiğini o zaman sormadım, "ne bu çaban?" gibi algılardım. Lâkin hopan kelimesinin kelime anlamına baktığımda birçok manaya geldiğini gördüm. Bunları sıralayacak olursak şöyle bir liste çıkıyor karşımıza. Hepsi de çoban için uydurulabilecek senaryoya uygun:

                Hoban: Bakımsız bırakılmış tarla. *(İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük. Kubbealtı Yayınları)

                Hopan: Bardacık eriği (Ilıca, Boyabat-Sinop)

                     "      : Bakımsız bağ, bahçe, ev (Van-Pötürge)

                     "      : Ev (Bayburt)

                     "      : Az üzümlü bağ (Urfa)

                     "      : Ürün koymaya yarayan çuval (Kadirli-Adana)

                     "      : Yıkılası anlamında ilenç (Van)*(Türk Dil Kurumu Derleme Sözlüğü)

                     "      : Tülüce, tülce, tüylüce, tül, geve, filikli, hopan gibi adlarla anılan renkli, uzun tüylü bir dokuma türü. (Kutlu Özen. Sivas Yöresi El Sanatları)                

                Altın değerindeki sözlü kültürümüzün içindeki dil şaşırtmacalarından birinde yer alan çobanlı dörtlük de şöyledir:

                Çatalca'da topal çoban

                Yapar satar çatal sapan

                Topal çoban olmasaydı

                Kim yapardı çatal sapan?

 

                Daha söylenecek çok şey olmasına rağmen, "çoban bakracı"ndan ilhamla, ucundan kıyısından ele aldığımız çobanlık konusunda sözü hitama erdirirken, bir de cevabı çoban olan bilmece sorarak  nihayetlendirelim yazımızı:

                El eleme (elek), yol dolama (çember), sarı sandıra (saman), kızıl kundura (kına), ay apa (ay), gümüş küpe (güneş), süt gölü (külek), sivri tepe (çoban)*(47)

 

                Lügatçe:

                *Ağıl: Ayın etrafındaki hâle. Davar barınağı.

                *Büvelek: Büyükbaş hayvanlara musallat olup, ısırarak onları çileden çıkaran sinek türü.

                *Çağa: Çocuk

                *Çatma: Uçlarından birbirine bağlanmış, üç ayaklı, yayık yaymaya yarayan düzenek.

*Ebenced/Eben an cedd: Babadan oğla, nesilden nesile anlamında Arapça bir söz. D. Mehmet Doğan. Büyük Türkçe Sözlük. Sayfa: 211, 1994               

*Hamança: Deri ya da yünden örülerek elde edilen, ağzı büzülerek kullanılan torba.

*Havşa: Etrafı duvarla çevrili, üstü açık hayvan barınağı. Sıcak zamanlarda davarlar ağılda değil buralarda yatırılırlar.

*Hayma: Ağaç dalları ile derme çatma kurulmuş olan gölgelik.

*Helke/Helki: Dibi ve ağzı geniş, orta kısmı dar su kabı.

*Külek: İçine öte beri konmaya yarayan, yuvarlak, ağaçtan kap

*Küpecük: Küçük küp.

*Parpu: Parpu ya da parpı, el almış/ocaklı kimselerce el sürerek tedavi etmek, paylamak, korkutmak, gözdağı vermek gibi anlamlara gelmekle birlikte, okuyan kimseye verilen hediyeye de denilir.

*Tömsü: Tumsu, tümsek

*Ütmek: Kuzunun keçinin tüyleri. Asmanın filizleri

Dipnotlar:

*(1)Şûban (Meydan Larousse. Cilt:4 Sayfa: 493)

*(2)Şeyh Çoban (Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri. Sivas, 2001)

*(3)Karacaoğlan (29. Sayfa. Ahmet Özdemir. Karacaoğlan, Tarsus Belediyesi Kültür Yayınları. İstanbul, 2009)

*(4) Koçkatımı bahsi www.kutluozen.com'dan alıntı.

*(5)Çoban tutumu/Yılbaşı (68. Sayfa. Ahmet Özdemir. Folklor Penceresi, Veli Yayınları, İstanbul, Tarihsiz)

*(6) Saya Manileri, www.kutluozen.com ile Mani Benim Ezberim kitabından alıntı.

*(7) Yoğurt Bayramı. (462. Sayfa. Müjgân Üçer. Anamın Aşı Tandırın Başı, Sivas Mutfağı, Kitabevi Yayınları. İstanbul, 2006)

*(8)Yeni Yoğurt Bayramı. (Tijen İnaltong. Yaylacılıkla İlgili Yazılarından alıntı)

*(9) Öküz Koşumu. (615. Sayfa. Müjgân Üçer. Anamın Aşı...)

*(10) Sürü ve Varlık (74. Sayfa.  Ahmet Özdemir. Folklor Penceresi...)

*(11) Av Bahsi (92. Sayfa.  Ahmet Özdemir. Folklor Penceresi...)

*(12) Günaşa (871. Sayfa 2.cilt. Kadir Pürlü, Sivas'ta İlbeyi Türkmenleri, Sivas Belediyesi Kültür Yayınları, Sivas 2002,)

*(13) Son Süt (875. Sayfa. 2.cilt. Kadir Pürlü, Sivas'ta İlbeyi Türkmenleri...)

*(14) Erzurum'dan Yemen Türküsü (275-276. Sayfa. Ahmet Özdemir. Folklor Penceresi...)

*(15) Yün Bahsi (874. Sayfa. 2.cilt. Kadir Pürlü, Sivas'ta İlbeyi Türkmenleri...)

*(16)Keçe Bahsi (www.anamurunsesi.com)

*(17) Kepenek Suyu (246. Sayfa. Müjgân Üçer. Anamın Aşı...)

*(18)Şayak-Aba Bahsi (Balıkesir Şayakından-Abasından Yapılan Giysilerin Modalaşması ve Şayakın-Abanın Folklorumuza Yansımaları. Alparslan Ayral. Motif Dergisi. 20/13, İstanbul, 2000)

*(19) Hopan/Tülüce Bahsi (Kutlu Özen. Sivas Yöresi Geleneksel El Sanatları...)

*(20) Dolak (154. Sayfa. Kutlu Özen. Sivas Yöresi Geleneksel El Sanatları...)

*(21) Çarık (53. Sayfa. Kutlu Özen. Sivas Yöresi Geleneksel El Sanatları...)

*(22) Yal (882. Sayfa. 2.cilt. Kadir Pürlü, Sivas'ta İlbeyi Türkmenleri...)

*(23)Kaval (Dilli kavalın çok sesli müzikteki yeri. Burhan Tarlabaşı, Motif Dergisi. 10/6, İstanbul, 1997)

*(24)Cin Deliği (Türk Halk Müziğinde Nefesli Sazlar. Ali Yılmaz. Motif Dergisi. 18/40. İstanbul 1999)

*(25)Karakoç Havası (Seher Keçe Türker. Halk müziğinde Çoban Kaval ve Sürü. www.sebinmedya.com.)

*(26) Suya Götürüp... (Anamas Dağı Etimolojisi. Zahide Şahin. Motif Dergisi. 35/29. İstanbul 2003)

*(27) (Alakoyun Efsanesi ve Çömlek Kırdıran Boğazı. Hamit Çine. Motif Dergisi. 24/27. İstanbul 2001)

*(28)Fevkhane (Küçük Osmanlıca –Türkçe Sözlük, Mustafa Nihat Özön, İst-1983)

*(29) Fırtına (68-69. Sayfa. Ahmet Özdemir. Folklor Penceresi...)

*(30)Anne Sütü (Divriği Yöresinde Çocukların Beslenmesi-Anne Sütü Kavramı ve Çocuk Mamaları)

*(31) (Adana/Yamanlı Köyü'nde Halk Kültürü. H. İbrahim Aslanhan. Motif Dergisi. 25/17, İstanbul 2001)

*(32) Çobanaldatan (137. Sayfa. Büyük Rehber Ansiklopedisi. Cilt:5)

*(33)Yıldızlar (www.dewforum.info/mitolojidunyasi)

*(34) Ay (56. Sayfa. Ahmet Özdemir, Folklor Penceresi...)

*(35)Güneş (60. Sayfa. Ahmet Özdemir, Folklor Penceresi...)

*(36)Sivas Halısı (Sivas Yöresi Geleneksel El Sanatları...)

*(37)Ağız (Tijen İnaltong'dan alınan bilgi)

*(38) Çoban Aşı (Bekir Tolu. Oluközü Beldesi Gelenekleri. Akdağmadeni/Yozgat.)

*(39) Çoban Pilavı (457. Sayfa. Müjgân Üçer. Anamın Aşı...)

*(40)Oğmaç (Tijen İnaltong'dan)

*(41)Hasuda (Tijen İnaltong'dan)

*(42) Oğlak Tartış (Türkiye'deki Kırgızistan "Ulupamir" Türksoy'la İpekyolu Dergisi, 2/29, İstanbul Ekim 2009)

*(43) Başölmez, İki Çift Söz (Divriği'de Mutfak Kültürü)

*(44)Sivas Efsaneleri (47. Sayfa, Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri.)

*(45) Sivas Efsaneleri (27-47-99-132-133-199-268. Sayfalar, Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri.)

*(46) Maniler (Müjgân Üçer, Fatma Pekşen, Murat Türkyılmaz, Mâni Benim Ezberim.)                 *(47) Bilmece (66. Sayfa, Divriği/Yağbasan Köyü Folkloru)

Kaynakça:

*Ahmet Özdemir. Karacaoğlan, Tarsus Belediyesi Kültür Yayınları. İstanbul, 2009

*------------------, Folklor Penceresi, Veli Yayınları, İstanbul, (Tarihsiz)                 

*Meydan Larousse. Cilt:4 Sayfa: 493

*D. Mehmet Doğan. Büyük Türkçe Sözlük. 1994

*Büyük Rehber Ansiklopedisi. Cilt:5, sayfa:137

*Kadir Pürlü, Sivas'ta İlbeyi Türkmenleri, Sivas Belediyesi Kültür Yayınları, Sivas 2002,

*Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri. Sivas, 2001                  

*––––––––, Sivas ve Divriği Yöresinde Eski Türk İnançlarına Bağlı Adak Yerleri. Sivas, 1996

*––––––––, Divriği Evliyaları. Sivas, 1997

*––––––––, Muallim Halil Sami Özen, Divriği/Yağbasan Köyü Folkloru. Sivas, 2003

*––––––––, Sivas Yöresi Geleneksel El Sanatları, Kitabevi Yayınları. İstanbul, 2008

*Fatma Pekşen, Divriği Yöresinde Hayvan Kavramı, Yeşil Divriği Gazetesi Yazı Dizisi, Divriği 2006

*__________,"Divriği Yöresinde Çocukların Beslenmesi-Anne Sütü Kavramı ve Çocuk Mamaları"Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar Cilt: 12, Ankara, 2005.

*Müjgân Üçer-Fatma Pekşen, Divriği'de Mutfak Kültürü, Ankara, 2001   

*Müjgân Üçer, Anamın Aşı Tandırın Başı, Sivas Mutfağı, Kitabevi Yayınları. İstanbul, 2006

*________, Atalar Sözü Yerde Kalmaz, Sivas'ta Sözlü Gelenek, Sivas'ta Halk Kültürü Araştırmaları, İstanbul, 1998 

* Müjgân Üçer, Fatma Pekşen, Murat Türkyılmaz, Mâni Benim Ezberim. Sivas ve Çevresinden Mâniler. Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2009

Bekir Tolu. www.antoloji.com

 www.yalnizssogut.com

www.kutluozen.com

Kaynak Kişiler:

Ayşe Yılmaz (Ev Hanımı, Gürünlü, Sivas'ta oturuyor)

Demet Erdinç (Kuru Çiçek Tasarımcısı/Yöresel Yemek Tanıtımcısı. Sivaslı, Bursa'da oturuyor)

Enver Erdoğan (Eski Çoban. Divriği Çakırtarla Köyü'nden, 45 yaşında. Divriği İlçe Tarım Müdürlüğü'nde çalışıyor, Divriği'de oturuyor)

Hacı Veli Karşıt (Eski Bakırcı, Emekli Memur. Divriğili. Sivas'ta oturuyor)

Halise Havuz (Ev Hanımı, Hafik Horsanalı. Sivas'ta oturuyor)

Mehmet Ali Akarsu (Divriği İlçe Tarım Müdürlüğü'nde çalışıyor, Divriği'de oturuyor)

Nezaket Polat (Ev Hanımı, Kangallı, Sivas'ta oturuyor)

Songül Durak (Ev Hanımı, Şarkışlalı, Sivas'ta oturuyor)

Şefika Aydın (Ev Hanımı, Divriğili, Sivas'ta oturuyor)

Şükran Durak (Ev Hanımı, Kangallı, Sivas'ta oturuyor)

Tijen İnaltong (Yemek Araştırmacısı-Yazar. Antalya'da oturuyor. Çeşitli dergi ve gazetelerde, yaylacılık ve hayvancılıkla ilgili yayınlanmış yazılarından gönderdiği notlar için teşekkür ederim.)

                                                                                                                                             23-Ekim-2009

Son Güncelleme (Cumartesi, 15 Aralık 2012 16:32)

 
Makalenin yazari: medeniyetimiz.com

Mehmet Nuri Yardım'la Hâtıralar Geçidi

Previous Sonraki
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9

Hâtıralar Ölmesin...

Hat Sırlı Bir Sanat

kamil_3

ESKADER'in düzenlediği Bâbıâli Sohbetleri'nde konuşan hattat Kamil Nazik, "Hat sanatı insanın iç dünyasını aydınlatır ve insanın iç dünyasına doğru bir fetihtir." dedi.

Elif Sönmezışık (Sanatalemi.net)

Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER), her perşembe Timaş Kitapkahve'de düzenlediği Bâbıâli Sohbetleri'nde edebiyat, sanat ve kültür simalarımızla dinleyicileri buluşturmaya devam ediyor. Bu hafta uzun yıllarını hat sanatına adamış bir sanatkâr olan Kâmil Nazik'in konuştuğu programda hat sanatı, noktadan başlayarak bütün yönleri ile dile geldi. Kendisi de hat sanatı ile meşgul olan tezhip sanatkârı Ayşe Emine Sultan Çelik'in yönettiği toplantıyı, Vehbi Vakkasoğlu, Dursun Gürlek, Özdemir Özsoy ve Muhsin Duran'ın da aralarında olduğu kültür çevrelerinin önde gelen isimleri ile geniş bir dinleyici topluluğu ilgiyle takip etti.

Devamını oku...
Yitik medeniyetin peşinde 3 KOCAV

Recep Arslan

Benim medeniyetim İslam medeniyetidir. Bu medeniyetin ana umdesi Allah'ın ismini yüceltmek ve yeryüzünde adaleti yaymaktır. Bunun dışında, bu umdenin dışındaki hiçbir medeniyet benim medeniyetim değildir.

Medeniyetimin neden yitik olduğunu da tartışma götürmez şekilde açıklayabiliriz. Bir medeniyet değer üretmiyorsa, önceki ürettiği değerleri de birer ikişer hayatından çıkarıyorsa o medeniyet ölmüş ve yitik olmuştur.

Devamını oku...
İstanbul Kültür Sarayı
Osman Baş: Eskader'in Kültür Sarayı İsteği

Osman BAŞ      

Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER)'nin bir basın toplantısı ile duyurduğu "Sultanahmet'teki eski Adalet Sarayı, Kültür Sarayı olsun!" talebi, toplumda kültür ve sanat çevrelerinde olumlu karşılanmıştır.

Konu İstanbul sınırlarını aşmış kültür dünyamızın derinliklerinde yürüyen gönül dostları ülkemizin dört köşesinde konuyu konuşur olmuştur.

Ankara'da yaşayan ESKADER dostları olarak talebi destekliyoruz.

Devamını oku...

slaboyutu

yazkolmuyarszmrgeene

mendilimsendekalsn

ziya_osmansaba_sevgisi

safiyeerolkesif

edebiyatmzda_huzun

ocukluk_hatralar

Napolyon

İncil'in Evrensel Bir Gerçeği

Bahaeddin Sağlam

1. Miladi 250'li yıllardan beri unutulmuş bir gerçektir bu.. Dolayısıyla çok kafaları karıştırmıştır. Unutulduğundan dolayı.. Bizim İslam dininde de böyle unutulmuş ve zamanla yanlış anlaşılan gerçekler az değildir.

2. Malumunuz bütün dinlerde vahyi anlamak için üç temel, bir de tali dört bilgi kaynağı vardır.

Devamını oku...
Bilim Tarihinden Haberdar Olmak-2

İhsan KURT

Tarihte Türk İslâm âlimlerinin ilme yaptıkları hizmetler kültür tarihimiz, daha doğrusu yazılan kültür tarihleri içerisinde ihmal edil¬miş¬tir. Avrupa, ortaçağda her alanda derin karanlıklar içerisinde bulu¬nurken; İslâm âlimlerinin önemli ilmî keşiflerde bulundukları, orijinal ilmî eserler kaleme aldıkları, son yıllarda yapılmaya çalışılan araştır¬ma¬larda anlaşılmaya başlamıştır.

Devamını oku...
Medeniyetlerin Kültür Mücadelesi (1)

Serdar Üstündağ

   Bilindiği üzere 'dinler, medeniyeti; medeniyetler, kültürleri meydana getirir.' Kendi kültürünü idame ettiremeyen medeniyetler ise kendilerine tamamen yabancı başka kültürlerin parçası olmaya mahkum olurlar. Kaybettiğimiz milli-manevi değerlerin boşluğunu, batı kültürü ile tamamlamaya çalıştığımız için medeniyet ölçümüz ve yaşam tarzımız da giderek hep örnek aldığımız batı tarzına doğru kaymıştır. İsterseniz bunlara birkaç misal ile konuya derinlik katalım.

Devamını oku...
Arama
Etkinlik Takvimi
Duyurular

 

Türk pop müziğinin efsane sanatçısı Erol Büyükburç, genç klarnetçi Eren Kor'la aynı sahneyi paylaştı. Programa Darülaceze Başkanı Nevzat Bayhan'ın yanı sıra Kâğıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç da katıldı.

Devam?n? oku...  

Darülaceze sakinleri ülkemizin tek tapulu gölü konumundaki Yalova'nın Altınova ilçesinde bulunan Hersek Gölü'nü ziyaret etti.

İstanbul'dan otobüsle göle gelen sakinler burada gölün kıyısını gezdiler. Gölün güzelliği ve çevrenin sakinliğine hayran olan sakinler huzurlu ve mutlu bir gün geçirmenin hazzını yaşadılar.

Devam?n? oku...  

Merhum ilim adamı ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Oktay Aslanapa 5 nisan Cumartesi günü İstanbul Üniversitesi Avrupa Enstitüsü'nde anılacak. Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu ve Pof. Dr. Yıldız Demiriz'in "Türk Sanatında Oktay Aslanapa" konferansı saat 14.00'te başlayacak. Toplantıyı Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı düzenliyor.

 

Edirne Valiliği'nin himayesinde Edirne İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen "Safiye Erol 2. Hikâye Yarışması"nda derece alanlara ödülleri, Devecihan Kültür Merkezi'nde düzenlenen törenle sahiplerine verildi.

Devam?n? oku...  

İstanbul Fetih Cemiyeti'nde aylık sohbet ve mûsıkî programları devam ediyor. "Enderûnî Vâsıf ve Şiirlerinden Besteler" başlıklı program, 17 Eylül Çarşamba günü saat 17.00'de başlayacak.

Devam?n? oku...  

33. Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı kapsamında Cafcaf Mizah Dergisi tarafından yapılacak Ramazan'a özel "Hızlandırılmış (1 Saatlik) Mizah Sempozyumu", dünyanın en kısa sempozyumu olma özelliği taşıyor.

Cafcaf Mizah Dergisi 8 yıl gibi uzun bir süredir karikatür yarışmaları, mizah okulu, mizahi söyleşiler ve karikatür kurslarıyla mizah adına önemli adımlar atmaya devam ediyor. Bütün bu çalışmalardan sonra şimdi de mizah sempozyumu düzenliyor.

Devam?n? oku...