gelincik

Faruk Gökbulut

Bir kelebek olduğunuzu farz edin. Ömrünüz sâdece bir gün!.. Ve Çanakkale'nin bağrında kök salmış bir ağacın yaprağında yuvalanmış bir kozadan göz kırpıyorsunuz dünyâya! Ne acı bir doğum, ne hüzünlü bir kader. Bir günlük ömründe bir kelebek ne yapar, ne eder?

 

Kanla yoğrulmuş bu topraklar, bil ki bu yüzden aldır!

Sözün bittiği bu yerlerde, sükûtun sesi baldır...

Heyhât! Çanakkale denilen bu yerde her yer dardır;

Eğer biterse aşk dünyâ kelebek ömrü kadardır!..

Çanakkale, bir aşktı! Hem de aşkların en güzeli: Vatan aşkı... Ve Çanakkale için terk edilmişti her şey; ana-baba, çoluk-çocuk, yâren-yâr ve hasret kokan sıla, en güzel diyâr... Ancak Çanakkale, bu ülke insanı için kördüğümün çözüleceği noktadır. Dünyâ, en hâin ihtiraslarla sarmaş dolaş olmuş bir yumak hâlini almıştır. Bu kördüğümü kesecek makas ise, Türk'ün îman dolu göğsünün vurduğu o mübârek bedenin hükmettiği ellerin parmaklarının ucundadır. Kalbi titriyordu uykusuz gecelerde nöbet tutan mevzilerin; ey kutlu nefer kan çanağı olmuş gözlerin!.. Bu yüzden, Çanakkale'de bütün mevziler kan çanağına dönmüştür. O mevziler ki, gün gelip al gelinciklere, derdinden deliye dönmüş bülbüllere dâyelik edecek güllere yataklık edecektir.

Kelimeler ürker, şâirin eli titrer Çanakkale'yi yazarken. Ressamın fırçası boynunu büker, tuval ağlar Çanakkale'yi çizerken. Nağmeler hıçkırır, sevdâ türkülerinin sesi kısılır Çanakkale'yi söylerken. Elif kız dertlidir; inim inim inler umutsuz bir aşkın elinde yüreğinin bam teli:

kelebek

Etme yiğidim, gitme yiğidim!

Beni boşluğa, itme yiğidim!

Sensiz bu eller, virandır bana;

Aldığım lokma, haramdır bana!

 

 

Bir kelebeksiniz, metrekareye binlerce merminin yağdığı yerde... Nereye kanat çırpsanız, kesif bir barut kokusundan genziniz yanıyor. Aman Allah'ım! Mevzi gerisinde yürekler ama siperlerde kollar, bacaklar, nurlu sîmalar kanıyor. İman ver yüreğime Rabb'im! İman ver ki, bir günlük olsa da ömrüm, sonsuza dek sürsün bu zâlimlerle harbim!..

Ben bir kelebeğim! Çanakkale mahşerinde bir gün sürecek serüvenim. Göklerden uzak, yere yakın yapıyorum seyr ü seferimi. Umut olsun yiğitlere, hem cesaretim hem de güvenim. Ben bir umut böceği! Mevzilerde aş zamanı. Yiğitler sermişler kabı göceği. Bu da ne! Öğün, bir tas hoşaf bir parça ekmek... Gerçi, kan yutan gırtlaklarda bu bile bal demek. Allah'ım güç ver yiğitlere, malûb olmasınlar medenî denen itlere!

Ben bir kelebeğim Seddülbahir'den havalanan! Oradan Arıburnu, Alçıtepe, Eceâbat, Kabatepe ve Conkbayırı'na konan... Çanakkale, her şeyin yanıp gül olduğu büyük bir destan. Kan ağlıyordu Anadolu, kan kusuyordu Seddülbahir!.. Ama nereden bilecekti düşman, esâreti kabul edemezdi yiğitler ne evvel ne de âhir... Düşman püskürtse de toplarla güllelerin alını, morunu; muhkem mevzilerle örülüydü Arıburnu! Dövse de gülleler ru-i zemîni sertçe, arslan yürekli yiğitler çarpışıyordu mertçe. Sarsılsa da yeryüzü, sarsılsa da binlerce beyin; düşman ihtiraslıydı, düşman hâin... Aman Allah'ım, bu da ne! Bir ses ki benziyor kartal sesine!.. Yırtıyor inletiyor gökler ve âfâkı: " Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum..." Bu sesi duyan kartal bakışlı yiğitler, anlamıştı durum ne kadar vahim... Gereken yapılmalıydı her an, her dâim. Yayından fırlatılmış bir ok gibi atılıyor ya da yolunu bulmuş bir nehir gibi akıyordu yiğitler nâmerdin üzerine. Binlerce yürek tek nefes olmuş, şahadet şerbetini içen bir kelebek gibi kutlu yurda uçmanın hevesi ile üç dakikada bir atılıyordu düşmanın üzerine. Biliyordu ki üç dakika içinde ölecek ama geriden mutlak birisi daha gelecek. Ve öyle de oldu ve düşman şaşkınlıkla bir adım ilerleyemedi.

Akrep yelkovanla yarış ederken, günler günleri kovaladı ve harp sona erdi. Onbinlerce yiğit şükür için alnını secdeye verdi. Ben bir kelebek olarak nereye kondum biliyor musunuz? Yiğitlerin alnını koyduğu yere... Ve oradan söyle seslendim yiğitlere:

Bahriyelim, piyadem gözlerin buğu buğu;

Mevlâ'm emretti buldu, yerini Hakk buyruğu!

Ey bedbaht emek, yurda yuva kuran sermâye;

Ancak yiğitleredir, verilir kutlu pâye!

18 MART 2014

SAAT: 23.39

MERSİN