yenikap

Erkan Saltan

Bir şey içmemişti, içmezdi zaten ama akşamdan kalma tabirine uyuyordu durumu.. Başında bir ağrı daha çokta bir ağırlık vardı. Son derece yorgun, tüm bedenini kırgın hissediyordu. Gözlerini güçlükle açtı, kapadı yeniden. Bir süre öylece durup yeniden açtı gözlerini.

Bulanık mı görüyordu yoksa öylemi sanıyordu. Doğrulup oturmaya çalıştı, güçlükle başardı. Hareketleri ağır ve sanki ağrı veriyor gibiydi. Neden sonra indi yataktan. Koyu renkli kalın perdeyi aralayıp dışarı baktı. Yok gece değildi, pırıl pırıl bir güneş gayet berrak bir hava vardı dışarıda. Biraz önceki bulanık görme durumu geçmişti. Bu kez güneşin kamaştırdığı gözlerini ovuşturarak perdeyi kapadı. Banyoya yöneldi. Gelebilmişti, lavaboya tutunup bir süre durdu. Düşmeyeceğinden emin olunca bırakıp yüzünü yıkadı. Soğuk su iyi gelmişti sanki. Aynaya baktığında gözlerinin altındaki torbacıkları, gecenin uykusuzluğuna mı yoksa sabahın ağır uykusuna mı bağlayacağını bilemedi. .

 

Aslında cevabını bildiği soruyu her sabah kendine soruyordu son zamanlarda. Yine sordu kendine. Ne oluyor bana diye? Ve yine cevapladı sessiz ve sitemle; ne olacak aynı şey.!!! Aynı şey demişti. Çok sık kullandığı ayrılmaz iki kelime olmuştu aynı şey. Ne çok istemediği şey aynı duruyordu hayatında. Bir an kalakaldı banyoda. Adeta nereye gideceğini kestiremedi.

Odaya döndüğünde sıkıntı yakasına yapışmış bir pençe gibi boğuyordu. Kendine soracağı bir yığın soruyu pas geçmek istiyordu. Ama içini kemiren sorular boğazındaki pençeye destek veriyordu. Saldı kendini yatağın üstüne, bir çuval gibi yığıldı. Bir süre öylece durdu, döndü sırt üstü gözlerini tavana dikti. Beyaz renkli tavan; hesaplaşmalarının, geride bıraktıklarının aktığı bir ekrandı şimdi! Karmaşıktı, rengarenkti. Bir süre baktı. Bazen gözlerini kısarak, bazen boş boş baktı. Gözlerinde bir sorun mu vardı.. Yine bulanık görüyordu. O kadar karışık bir kısa film seyretmiş ve yorulmuştu ki. Ondan olabilirdi. Olmayacaktı, kalkmalıydı...

Giyinip dışarı çıktığında bunu ne zaman yaptığını da, nereye gideceğinide bilmiyordu. Ellerini cebine sokmuş, omuzlarını adeta ensesinde birleştirmiş, algıdan uzak, sıkıntılı yürüyordu. Kendini salacak bir yere gitmeliydi. Bunu istiyordu. Sıkılmak ta sıkmıştı. Yüreği patlayacakmış gibi geliyor, bazen sağ elini sol göğsüne bastırıyor, bir süre duruyor sonra yeniden elini cebine sokup yürümeye devam ediyordu.

Gideceği yeri bilmiyordu, ama bilen ve onu bu durumunda, olması gereken yere götüren "ezber"i vardı. İtirazsız takıldı peşine. Yürüyordu. Yer yer sürücülerin kornayla karışık bağırmalarına bazen aldırmıyor, bazen dönüp kayıtsız bakıyor, sonra kaldırıma geçip bıkkın adımlarla yürümesini sürdüyordu.

Kendiyle arasına dağlar koymak istiyor, karşılaşmak istemiyordu. Ama olmuyordu. Kaçmakla kurtulamıyor, beni bırak demekle uzak tutamıyordu. Yürüyordu...

Hiç vazgeçemediği, çok güvendiği, onu son zamanlarda hep böyle durumda bulduğundan yabancılık çekmeyen ve bekleyen sığınağına ulaşmıştı. Yorgundu; ruhuda, bedenide... Ama artık gelmişti... Sırtını beton duvara yaslayıp, dalgaların ulaşamadığı bir kayanın üzerine çöktü. Başkalarını duymayacağı kadar uzağında yer seçmişti ezberi ona.

Çöktüğü yerde bir süre hiç bir şey duymadı. Gözlerini ufka dikmişti. Neden sonra sahilin kayalıklarına küçük küçük vuran denizin dalgalarını farketti. Kayalıklara çarpan dalgalar aralara su yığıyor çekilen dalgaların ardından kayalıklardan denize geri dönen suyun sesini dinliyordu. Yavaş yavaş kendine geliyor demekti bu. Kıyıdan uzaklaşan gemileri gözden kayboluncaya kadar takip ediyor, sonra yaklaşmakta olan birine bakışlarını kaydırıp bir öncekini gözden bırakıyordu. Kimbilir belkide giden gemilere sıkıntılarını bindiriyor, gelmekte olanlara ise umut yüklüyordu.

Ama buraya sadece bunun için gelmiyordu. Burası birşeylerin hayatında yok olmaya başladığı tarihten önceye götürüyordu onu. Gözlerini kapatıp kurduğu hayallerden daha canlıydı herşey.

Yıllar öncesine gitmek başka yerde bu kadar kolay olmuyordu. Yakın zamanlarda başına gelen ve hayatını alt üst eden bir yığın sıkıntının önce miladına sonra da öncesine gitmek onu avutuyordu. Birkaç saat "öylece oturuyor" sananlar, onun dünyasındaki geri dönüşün verdiği huzuru görebilselerdi.

Eski dost işini yapmış, onu kendine getirmişti, ondan mıydı? Geçmişe takılı kalmanın sorgulanmadığı, ayıplanmadığı bir yer olmasından mıydı?

Neydi onu özel kılan bilmiyordu,

Ama hiç bir yer "yenikapı sahili"nin yerini tutmuyordu işte...

Erkan SALTAN

06.03.2014