"Mürsel Ağaç
Keyfiyetsiz varoluştan bahsetmek ile, yokluk üzerine konuşmanın aynı manaya geleceği bellidir. Bütün varlık çeşitleri, görünür veya görünmez keyfiyetlere sahip olmakla varlık haysiyeti kazanır. Maddi  varlık çeşitlerine dair niteliksel  tanım ve tasniflerin ilk bilgilerimiz olması çok anlaşılır bir durum. Çünkü, haşır neşir ve hemhal olduğumuz bu katman, nispeten kolay kavranacak nitelikleriyle, sürekli duyularımıza hitap eder.

Burada, bir yakınlık ve uyumdan söz ediyoruz. İçinde bulunduğumuz matrikse uyumlu insani ve beşeri tabiatımız sayesinde, ondan, kolayca bütünlüğümüze bağladığımız fiziksel-maddi bir katman "yaratıyoruz". Eserimiz ve uzantımız olan bu sun'i katmana verebileceğimiz isim hiçte önemli değil. Zira, asıl olan, doğrudan veya dolaylı, içerisinde medeniyete izafe ettiğimiz birçok unsurun mevcut oluşudur. Bu hakikat muvacehesinde, oluşan toplumsal kompleks, insan için hayat, emniyet ve inkişaf alanı olarak kurallar ve ortak kurumlar şeklinde paylaşılır.
Ondaki merkezi konumu, akli  ve faal suje olarak bizim teşkil etmemiz ise her şeyden daha önemli. Çünkü, ideaallerimizle, tahayyül ve tasavvurlarımızla, bu "medeniyet" dediğimiz sun'i katmanı kuran, yıkan ve yeniden yapan biziz.  Zira, biliyoruz ki, bakir tabiata, insani  potansiyelimizi katmasaydık; her şey hemen olduğu gibi kalacaktı. El değmemiş bu vahşi güzellik tablosu içinde bizim bir payemiz de olmayacaktı. Farklı boyutu olmayan bir canlı türü olarak, bütün aleladelikleri paylaşmanın ne demek olduğu kolayca tahmin edilebilir. Bunun için,  kaçan veya kovalayan, tehdit hissettiği zaman sığınacak bir kovuk arayan hayvan türlerinden birisini göz önüne almak yeter. Üstelik, fiziksel kapasitesi, vahşi tabiatı paylaştığı diğer canlıların çoğundan düşük ise, ne yapabilir ki? Mesela, bir ormanda veya savanada, onu fark edip kovalayan bir panterin karşısında hiç yaşama şansı olmaksızın sadece kaçaçaktır. Çünkü, kaçmak içgüdüsel bir tavırdır. Kaçan ve kovalayan ilişkisinde, sonucu performansların niceliği tayin edecektir. Etken ve edilgen arasındaki bu türden ilişkide, taraflardan en az birinin entelektüel artısı varsa, silaha dönüştürdüğü bir obje ile sonucu kendi lehine çevirebilir. İşte," bu entelektüel artı", beşeri dünyayı gördüğümüz halde şekillendiren ana faktör olarak, insanın en temel farklılığı ve üstünlüğüdür. Nesneleri, işlevsel  formlara sokmak, ancak bu "özel  artı" (veya fark) sayesinde mümkün olur. Çünkü, hareket eden veya atılan bir şeyin (mermi), hızı ve kütlesi ile mütenasip etki gücü (enerji) kazandığının hem sezgi hem de tecrübesi, sırf insana has bir idrak seviyesi gerektirir.(Atmaya ve her türlü teknolojik yapıcılığa en en uygun anatomi ve organ dizaynına sahip tek canlının insan olması ise, başka bir yönden insanın "seçilmiş" bir canlı varlık olduğuna delalet eder.) 
Taşı atan insanın, kendi türüne ait karmaşık önsel bilgi mekanizmaları ile, birçok şeyi bildiğine inanmamız gerekir. Zira, en ilkel silah sayılan bir taşın silah değerinin keşf ve takdiri bile, başlı başına akli ve entelektüel seviyedir. Aksi halde,  ampirik ve indüksiyonel süreçlerin insanı intelektüel kıldığını söylemiş oluruz. O halde, akli ve entelektüel özelliklerimiz bütünü ile, "verili=vehbi ve genetik" olmalıdır. Silahla, onun etkisi ve daha genel olarak, sebeple sonuç  arasındaki deterministik ilişki, sadece insan denilen varlık  için anlamlıdır.
Demek ki; insanoğlu, yeryüzü macerasındaki daha ilk adımında, akli bir canlı olarak başka türlü, yani medenice davranmak ve yaşamak mecburiyetinde kalıyor. Bu farklılığı, kendisine tahmil edilmiş bir kader olarak idrak ediyor.
 Farklılık ve seçilmişlik eğer üstünlük olarak algılanırsa, aklımıza hemen "faklılığın" başka bir boyutu gelecektir. Şimdi, mevki üstünlüğü; ontolojik bir imtiyaz olarak takdir  ve bize emaneten verilmişse, "sorumlu olmak" gibi, felsefi ve teolojik çıkarımlar yapmak zorunda kalırız. Belkide, "faklılığın" bu son ve nihai biçimi ile yüzleşmek için, öteki bütün farklı oluşlar sırf fonksiyonel tamamlayıcılar olarak araçsal seviyede değer ifade edecektir. "Yerlerin ve göklerin sahiplenmekten korktuğu" bu emanetle birlikte, "sorumlu olmak" gibi nihai ve en büyük farklılığımızla, artık yeryüzü sakinleriyiz.
Bu farklı oluşun, sosyal hayat olarak dünyadaki izdüşümünü hangi kelimeler ile anlatırsak anlatalım, "medeniyet" denilen mefhumla ilgili yorumlardan birine yaklaşmış olacağız. "İnsan, tabiat olarak medeni yaşamak zorunda olan bir canlıdır" şeklindeki Aristotelyen çıkarsamayı paylaşmak demektir bu. Kaliteler,  tezahür şekilleri ve ulaşılan seviyeler, ne olursa olsun; insanların toplu yaşamasının bütün şekillerini "medeniyet" olarak telakki etmek zorundayız. Bu durumda, genel olarak   medeniyetin, özel olarakta herhangi bir medeniyetin  mekruh ve merdud olduğunu söylemek, tamamen anlamsız hale gelir  ve vaki durumlar muvacehesinde tam bir çelişki olarak görülür. Başka  bir yanılgı da, herhangi  bir medeniyetin bir veya birkaç bileşeninin zayıflamasıyla, kolayından yıkılacağını düşünmektir. Batı  medeniyeti söz konusu olduğunda, bu iddia neredeyse bir "muhkem kaziye" olup çıkıyor. Aslında ise, batı medeniyetinin inşai karekteri ve metaneti; "islam medeniyeti" ve diğer bütün medeniyetlerden çok daha barizdir. Mikro inşai prosesleri ve uzaya taşan teknolojik konstrüksiyonları ile örneklenen yapıcılık acaba kimin eseridir? Eğer, bununla beşeri münasebetleri suhuletle yoluna koymak ve yönetim becerisi  kastediliyorsa, mukayeseli analizler bizim aleyhimize olacaktır. Mesela, İngiltere'nin bir kıta büyüklüğündeki Hindistan'da kurduğu başarılı mülki idarenin bir benzerini " İslam Tarihi"nde bulamayız.
Eğer, bir insanlık durumuna "medeniyet" diyeceksek, bunun en önemli ve vazgeçilmez kriteri de, çevremizdeki varlıkları, kendi tabiatları ve özellikleri dahilinde tanıyıp, hayatımıza katmada ulaştığımız başarının derecesi, yani teknoloji inşa ve icad etmedeki seviyemiz  olacaktır. Bunu gerçekleştiremeyen, yani teknolojik faza geçememiş olan bütün medeniyetler, "tamamlanmamış medeniyetler" olarak isimlendirilebilir. Bu anlamda, İslam Medeniyetini de aynı kategori içinde düşünmemiz gerekir.
Bu, asla mübalağalı bir hüküm değildir. Bilakis, bütüncül medeniyet oluşturmaya çok elverişli ontolojik veriler gözden kaçırılarak, bu manada dinin (İslam) dünyevi aplikasyonu sağlanmamıştır. Böyle bir hükmü, tafsil ve şerh edecek, sayısız nassi ve tarihsel doneye sahibiz. Bu gecikme izah edilirken, harici (nesnel ve objektif) sebeplere haddinden fazla değer atfedilmiştir.
Bizi ve medeniyetimizi "durduran" ve hızımızı kesen yekpare bir rakip dünya tasavvurundaki aşırılık, içe bakış ve otokritik imkanlarını sekteye uğratmıştır. Halbuki, medeni inkişaf, herşeyden çok dahili dinamiklere bağlı vakıadır. Sırf akidevi ve fikri hakikatin, indirgeyici yorum kanallları ile, dünyevi durumları cevaplandıran paradigmalara dönüştürülmesi en hayati gerekliliktir. Bunun, medeniyet havzamızda yapılmamış olduğunu biliyoruz. Ve yazık ki, zihinsel enerji çağlar boyu, ilmihal fıkhının uçsuz bucaksız teferruatına hasredilmiş ve hapsedilmiştir. Bu fasit daire, ancak 20. Yüzyılda ve Said Nursi'nin büyük tefekkürü ile kırılabilmiştir.
Öte yandan, sathi güzelliğin  meftun ve müstağrakları ise; hep perdeye bakmışlardır. Derindeki hakikatin çok kırılmış geçici yansımalarının mestane seyirciliği, nefislere hoş görünmüş olmalıki, bu aldatıcı tavırdan;  meslek,  meşrep ve ekoller meydana çıkmıştır. Aslında ise; bu tavır gizli bir hedonizm demektir. Çünkü, "rakibimiz ve düşmanımız" olan "nefs", içimizde  ve hemen elimizin altındadır. Öldüremesek  bile, O'nu her zaman büyük "zevkle" döver ve tepeleriz. 
Ne yazık ki, onunla aramızda sürüp giden  boğuşmanın, hiç bir şekilde nihai galibi ve mağlubu  olmaz. Halbuki, iyi-kötü, maruf ve münker hususlarında kararlı bir ahlaki hassasiyet ve istikamet; kararsız, sınırsız ve çoğu zaman da sonuçsuz "nefis tezkiyesi" yollarından çok daha tercihe şayandır. Sırri hakikat peşinden gidenlere de söylenecek şu olmalı:  eşyanın hakikatine giden yol, bizzat eşyada meknuzdur. Bize bu yolu açacak olan ise, akli ve metodolojik çalışma ile bulunacak olan kevni bilgilerdir.
Güzelliğine meftun olduğumuz bir çiçek, her zaman solabilir. Ancak, onun temeli olan kodlu genetik bilgi ölümsüzdür. Bu bilgi, bütün somutluğu ile, çiçekte meydana getirdiği harici ve zahiri manzaradan çok daha hayranlık verici ve güzeldir. Tefekkür değeri ise, herhangi bir geçici alametle mukayese edilmez derecede fazladır. Ayrıca, sırrına çok zor ulaşılan bir nesne olduğu için, çok büyük bir değere haiz olacağı da kesindir. Genetiğin ilim değerini düşünürsek, bu ifadede bir mübalağa olmadığı kolayca anlaşılır. 
Müslümanların ibraz edebildikleri dünyevi başarı seviyesi, dinin ontolojik mükemmelliği ile orantılı olmaktan çok uzak olup, bu tenasübün geleceğin dünyasında tahakkuk etmesi çok daha mümkün görünmektedir.
Ancak, medeniyet tanımında teknolojiyi  vazgeçilmez bir unsur saysak bile, onunla müterafik diğer ögeler, asla görmezden gelinemez. Ne var ki; diğer bütün bileşenler ve ögeler de, aynı derecede, o "entelektüel artı" ile kaimdirler. Medeniyetin akla gelecek bütün boyut ve bileşenleri, bu artının sonsuz potansiyelinden inkişaf eder. Bilim ve onun tatbikatı olan teknoloji, medeniyetin bileşenlerinden birisidir. Ama en önemli olanıdır. Çünkü, medeniyetlerin en göze çarpan ve somut vechesini teşkil ettiği gibi; dünyevi  güç ve statüler de onunla nisbetli olmaktadır. Ayrıca, Allah'ın; "içte ve dışta göstermeyi vadettiği ayetlere" giden yollar da, yine aklın kılavuzluğu ile bulunacaktır.  
Kalbimizin,  gönlümüzün, sanat ve tefekkürümüzün   bile biricik kaynağı, o İlahi Cevher'dir;  yani akıl. Öyleyse, bizi teknoloji dediğimiz insani seçkinliğe de aşina kılan, o çok önemli "entelektüel artı" hemen her şeydir. Aklın  "verili" bir değer olduğunun kesinliği, bizi bizzarure, bir " Vehhab=verici"  "Var"ın sezgisine ve imanına götürecektir.
Bize  bahşedilen "entelektüel artı" sebebiyle, ister istemez "medeni" yaşamak mecburiyetinde olduğumuzu anlamadan, adeta "medeniyetten Allah'a sığınırım" diyenlere, olsa olsa akıllarını iyi kullanmaları tavsiye edilebilir. Çünkü, "akıllarını kullanmayanların,horluk ve  pislik içinde bırakılacağı" söylenmiştir.    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.