tezhip_kursu-3

Serap Öztuncer

Geleneksel süsleme sanatlarımızdan olan tezhip, Arapça'da kökü 'zehebe'den oluşan 'zeheb' diye telaffuz edilen bir süsleme tekniğidir. Türklerde tezhibin kökü Uygurlara kadar uzanır. Mani dininin Uygurlar arasında yayıldığı IX. yüzyılda tezhib sanatı da görülmeye başlamıştır. Aynı dönem içerisinde tezhib İslâm ülkelerinde de yaygın bir sanattı. Anadolu'ya Selçukluların getirdiği tezhib sanatı, en iyi dönemini Osmanlı Devleti zamanında yaşamıştır. Selçuklu döneminde geometrik desenler ve geçmeler şeklinde görülür. Bu dönemde aynı zamanda Kûfi yazısının çeşitlerine de rastlarız. Tezhibi Kur'an, dua, bilim ve edebî kitaplarda görmek mümkündür. Türk tezhib sanatçısının farklı üsluplarda geliştirdiği en mükümmel tezhib örneklerinin dinî kitaplar için yaptığı görülmektedir.Çalışmalarını ve gelişmelerini devlet himayesi altında, saraya bağlı nakkaşhanelerde sürdüren sanatçılara da müzehhib denir. Hanım tezhib sanatçılarına ise müzehhibe adı verilir.

Tezhib sanatında altın, varak (ince levha) halindeyken arap zamkı ile ezilir, kurutularak toz haline getirilir, su ile ipekten süzülür, dinlendirilir, kurutularak toz halini getirilir. Jelatinli su ile haller yapılır. Tahriri yapıldıktan sonra mühre ile parlatılır. XI ve XII. yüzyılda parlak olarak tatbik edilen altın daha sonraki yüzyılarda beyaz, yeşil, kırmızı renklerde de imal edilmiş, bazen mat olarak da tatbik edilmiştir. Altının yanısıra kullanılan boya ağırlıklı olarak mavidir. Çeşitli tonlarda tatbik edilen lâcivert dahar çividi, lapis gibi adlarla telaffuz edilen boyalar, toprak kökenli olup, zamk-i arabi ile halledilir. İki ana rengin dışındaki renkler kırmızı ve yeşil olup kısmen zemin rengi olarak kullanılmıştır. Çiçek motiflerinin renklenmesi de bütün ana renkler ve tonları ile mümkün olup, açıktan koyuya doğru tonlama usulüyle boyanır.

Bir yazma eserde tezhiblenen bölümler iç kapak anlamında olan ve kitabın adı, müellifi, kimin için yazıldığını belirten temellük kitabesinin bulunduğu zahriyye, hattatın isminin konulması dolayısıyla ketebe sayfası ya da hatime (son sayfalar) sanatçının bütün eserini gösteren serlevha yani  baş sayfalardır.
 
Başlık ya da 'mihrabiye' diye adlandırılan Kur'an da sure, diğer yazmalarda konu başlıkları, cümle ve ayetleri birbirinden ayırmak için konan nokta ya da duraklar önemli. Sayfa kenarlarında görülen ve konuyla ilgili açıklamayı da gül süslemeleri ile yaparlar. Bunlar secde, hizib, cüz ve aşır gülleridir.

Tezhib sanatında kullanılan motifler, tabiattaki bitki ve hayvan motiflerinin stilize edilmiş halleridir. Bitkisel kökenli olan çiçekler çoğunlukla hayal mahsulü olup "Hatayi" diye adlandırılır. Hayvan biçimlerinin üslûplaşmasından oluşan diğer motif ise "Rûmî" diye adlandırılır.Rumi'nin kelime anlamı Anadolulu olup, XII. ve XIII. yy'da mimari süsleme ve tezhib sanatında yoğun bir biçimde kullanılmıştır.
 
Tezhibi, özellikle Selçuklu mimarisinde karakteristik hayvan figürleriyle birlikte tasarlanarak, bir çok anıtlarda görmek mümkündür. XII- XIII. Yüzyılda yapılan tezhibler, Rumi motifi ağırlıklı olup asimetrik düzendedir. Hatayi motifleri kompozisyonlarda sade bir biçim oluşturarak kısmen yer almaktadır. Bu yüzyılda sevilen başka tür ise kenar pervazlarında kullanılan zencereklerdir. XII. asırda ilginin kitap sanatına yoğunlaşması sebebiyle Konya'da tezhib sanatı gelişmiştir. XIV yüzyılda kitap sanatının koruyuculuğunu Karamanoğulları ve Germiyanoğulları yapmıştır. Tezhib XIV. Yüzyıldan itibaren hayvansal biçimini kaybeder. XV-XVI. asırda Timurlu, Safevi ve Osmanlılarda çok çeşit oluşturan kompozit biçimdedirler.

Kompozisyonların tamamen kurallara bağlı olduğu hat sanatındaki gibi belirli ölçüler çerçevesinde gelişme göstermiştir. Hazırlanan tasarımlarda Rumi ve Hatayi motifler ferdi ve karma olarak devrin karakteristik özelliğini taşır.

Türk müzehhebleri, XV. yy başlarında tesirlerini Osmanlı Sultanlarının koruyuculuğunda Bursa'da sürdürür. Yapılan çalışmalar mükemmel bir hal alarak, Rumi ve Hatayi motifleri çok zengin bir biçimde izlenmektedir. Kompozisyonun geliştiği bu yüzyılda Doğu okullarının (Bağdat, Herat, Tebriz) etkileri görülmektedir. Kompozisyonda gözü yormayan, karakterli, sistemli bir şekilde ekolleşen simetri hakimiyeti mevcuttur.

 

Fatih döneminde "Baba Nakkaş" namıyla anılan çok mühim ve mükemmel bir taş ustası bulunmaktadır. Baba Nakkaş sanat disiplininin timsaliydi. 20-40 kişinin çalıştığı, genelde genç yaştaki kişilerin yetiştiği ve Rumi ile Hatayilerin yanısıra gelişmiş motiflerin kullanıldığı dönemdir. Nakkaşhanelerde öğrenim görsel olarak yapılmaktaydı. Zamanın harp silahları üzerindeki tezyinat ve resimleri çizen nakkaşlar ile diğer kişilerin ekip çalışmaları göze çarpar. Bu dönemde saz üslubunu ortaya koyan Şah Kulu saray baş nakkaşıdır.

Bu dönemde repertuarda bulut motifleri de görülmektedir. XVI. yy. ve sonrasında aşağı yukarı bulut kompozisyonlarda sevilerek kullanılmıştır.
Yavuz Sultan Selim döneminde  (1514-15) Tebriz'in alınmasından sonra İstanbul'a gelen Tebrizli ve Heratlı sanatçılarla Osmanlı süsleme sanatı yeni bir boyut kazanır.

Kanuni Sultan Süleyman'ın saltanatının ilk yıllarından itibaren süsleme üslubundaki va saz üslubundaki yenilikler dikkat çekicidir. Bu usulün başlatıcısı Şah Kulu saray baş nakkaşıdır. Türk tezhibinin en iyi örneklerinden biri de Karamani nakışhanesinin mahsulü olan Karahisari Kur'an'ındaki desenlerdir. Koltuk desenleri birbirinden farklı yüz desen ve altı yüz değişik renk ile tezhiblenmiştir.

XVII, yüzyıl ortalarına kadar korunan tezhibin bu yüzyılın sonunda giderek özelliğini kaybettiğini görürüz. Batı sanatının etkisinin hissedildiği XVIII. Yüzyılda Barak ve rokoko motifleri bir arada kullanılmıştır. Dönemin en büyük müzehhibi, lake ustası Ali Üsküdari'dir. Bu sanatçının bütün eserlerinde eski ve yeni akımın en güzel şekilde bağdaştığını görürüz. XIX. Yüzyılın sonuna doğru klasik motifler yeniden oluşturulmaya çalışılmış ve neo klasik üslup ortaya çıkmıştır. Bu üslup Osmanlı bezeme sanatının en zayıf üslubu olarak kabul edilir.