gevhernesibe_2

Abdullah Kılıç

Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan’ın yadigarı GEVHER NESİBE ŞİFAHANESİ VE TIP MEDRESESİ’nde son yıllarda yaşanan değişimler

1976 dan 1998 e kadar Kayseri’de görev yapmıştım. O sıralarda sanat tarihi derslerini çevrede Selçuklu eseri bol olduğu için sık sık tarihi eserlerin içinde yapardık. Gevher Nesibe Şifahanesi ve Tıp Medresesi de öğrencilerle sık gidip geldiğimiz mekanlardandı. Bu yapı 1206 dan 1890’lı yıllara kadar çevresindekilerin sağlığına hizmet etmiş, daha sonra da yurt gibi bazı hizmetleri görmüştü. 1940’lı yıllara kadar da unutulmuş, harab olmuş daha sonra rahmetli Süheyl Ünver’in gayretleriyle ortaya çıkarılmış, restore edilmiş, ayağa kaldırılmış bir eserdi.

 

1980’li yıllara kadar Gevher Nesibe’nin etrafında 4 mahalle vardı. Yani kendini var eden kültürün izleri devam ediyordu. Toprak damlı tek katlı, çift katlı evleri, daracık sokakları, meydancıkları, çeşmeleri, mahalle fırınları, mescidleri ile yaşayan bir organizma, yani mahallesi vardı. Etrafında insanlar yaşardı. Çocuk cıvıltıları duyulur, gelinler, kızlar etrafından gelir geçer, Gevher Nesibe’nin damına bakarak pencerelerde oturan ninelerin, çağrışan komşuların sesleri duyulurdu. Mahalleye girenler önce Gevher Nesibe’nin önünden geçer, geçerken taç kapının karşısındaki çeşmeden su içer, köşesinden orta mahalleye kıvrılırdı. Az ilerisinde çapraz karşısında Avgunlu medresesi sizi karşılardı. Biraz ileride de şimdi yerinde yeller esen mahalle mescidleri vardı. Mahallenin fırını, dut ağacı, hacı annesi, hacı babası, akıl hocası, hatta delisi vardı. Mahallede bir olay olunca bütün mahalle toplanır her acıyı herkes birlikte paylaşırdı. Cenazeler birlikte kaldırılır, ev sahibi birlikte teselli edilir, hemen oracıkta fırından kıymalı attırılır ve kalabalığa dağıtılırdı. Mahallenin her derdinden veya sevincinden herkesin haberi olur, herkes büyük bir gayretle yardıma koşar birbirinin yarasını sararlardı. Balkan harbinde, cihan harbinde, istiklal harbinde o büyük acılar hep böyle atlatılmış, şehit ailelerinin acıları hep böyle paylaşılmıştı.

Yüzyıllarca o bina, etrafında yaşanlara hep şifa dağıtmış, sığınma kaynağı olmuştu. İnsanlar binayla hep içiçeydiler. Çocuklar damında, etrafında oyun oynarlar orada büyürlerdi. Gevher Nesibe’nin yüksek duvarları onlara ecdadın haşmetini, gücünü, güvenini yaşatırdı. Büyürken ta ciğerlerine kadar tarihi içine çekerek, soluyarak yaşarlardı. Beyinlerinde hep Gevher Nesibe’nin mahallelisi olmak vardı.  Kısacası sokakları, mescidleri, çeşmeleri ve komşuluk bağları ile güvenli bir hayat tarzı vardı. Buradan yetişen çocuk asla kültürüne düşman olmaz, ‘ben kimim ve bu hal neyin nesi’ derdine düşmezdi. Geldiği yer belli, gideceği yer belli, karakterli kültürlü Selçuklu ve Osmanlı ile bağları devam eden nesillerdi. Son canlı şahitleri hala ortadadır. O mahallede doğan tek bir insan bile kendi kültür değerlerine ihanet etmemiştir. Şu anda şehri yönetenlerin çoğunluğu da bu mahallelerde büyümüştür.

Kayserililer, kültür hazinesi olan diğer eski mahalleleri gibi işte bu mahalleyi de 1980’li yıllarda şehircilik adına yok ettiler. Yok ettikleri sadece, kendi deyimleriyle ‘artık moloz yığınına dönmüş taş toprak yığını’ değildi. Bu mahalleleri yok ederken aslında işte bu kimliği yani kendi kimliklerini yok ettiler. Gevher Nesibe’nin de kolunu kanadını ayaklarını ellerini kesip ortada tek başına bıraktılar. Kimliğinden koparılmış, bütününden ayrılmış olarak, etrafını park, kendisini de öksüz yaptılar. 1980 sonrası Gevher Nesibe’ye ilk yaptıkları bu oldu.

Ardından orayı üniversite adına tıp müzesi yapmayı denediler. O fikir güzeldi. A.Hulusi Köker gibi bazı fedakar insanlar çok gayret gösterdiler ve müze olarak bir müddet hizmet verdi. Ama daha sonra Kayserililer yeterince ilgilenilip devam ettiremediler. Dışı gibi içi de terkedilmiş bir hale büründü. Sonra içini tekrar restore etmeye kalktılar. Bir müddet Vakıflar Bölge Müdürlüğü uğraşıp sonra Kayseri Büyükşehir Belediyesine devretti. Restore bittiğinde gördükki, muhteşem(!) bir müteahhit elinden muhteşem bir rükuşluk ortaya çıkarılmış. Yerler parkemsi naylon şeylerle kaplanmış, tavanlar avizemsi şeyler ve zincirlerle doldurulmuş filan. Neyse bu da çok eleştiri alınca yeniden restore edilmiş, kaldırılmış ve şimdilerde de Selçuklu müzesine çevrilmiş. Yeni açmışlar. Binayı 17 haziran 2012 de “şifahaneler” kitabımızla ilgili incelemek için gittiğimden bu yana en son 3 nisan 2014 te gidişimde gördüm. Hikaye de asıl şimdi başlıyor zaten. Daha içeriye adım atıp etrafa bakar bakmaz yanımdakine ‘eyvah eyvah’ diye söylendiğimi hatırlıyorum. Eyvah, demişim ‘burası Selçuklu müzesi yapılmış ama burayı Selçuklu, Osmanlı veya bizim kimliğimize sahip olmayan o sıcaklığı bilmeyen, inanmayan, yaşamayan birileri yapmış’ demiş feveran etmişim. Bir iki adım daha atınca o kanaatimi pekiştirici bir yığın şey görmeye başlayınca adeta şok oldum.

İlk şoku atlattıktan sonra zamanım da dar olduğu için çabucak gezdiğim müzede ilk intibam, daha sonra tekrar gezip, köşe köşe notlar alıp fotoğraflarla bütün yanlışları gözler önüne sermeye karar vermem oldu. Bunu kültür kamuoyu da bilmeli, doğru bilip te ne yanlışlar yaptığımızı herkes görmeli anlamalı idi. Gözüme ilk çarpanlar şunlar. Şimdilik bunları paylaşayım.

1- Medrese kısmından yani şimdi kullanılan kapıdan girince tam karşıdaki eyvan sizi karşılar. O eyvana adım atar atmaz irkildim. Bir baktım ki “Taceddini Veli” yazısının üstüne basıyorum. Ayağımın altında “Taceddini Veli”, az ilerde “Hunat”, biraz ilerde Döner kümbet vs. gidiyordu. Yani yere, ayak altına Kayserinin kültür coğrafyasını gösteren harita yapıştırmışlar. Yere bakarak isimlerini tepeleyerek şehir içindeki kültürel binaların yerlerin anlamaya çalışıyorsunuz. Ne isimler yokki, Gülük cami, Hunat cami, Döner Kümbet vb. Bir güzel tepeleyerek geziyorsunuz. Tabi çoğu insan da yerde ne olduğuna bile bakmadan tepeleyip geçiyor.

İşi verenler genelde “uzmanlar daha iyi bilir onlar yapıyorsa  böyledir, doğrudur” diye baktıkları için kimsenin aklına benim baktığım taraftan bakmak gelmemiş ve bir Allah’ın kulu da görüp, yahu ne yapıyorsunuz hiç olmazsa edeben bu isimleri ayak altına koymayın dememiş. Oysa bu millet üzerinde arapça yazı var diye çukulata kağıdını bile yerden alıp duvar deliğine sokuşturan bir millettir. Bu değerleri yere seren arkadaşların böyle hassasiyetleri olmadığı için onlara göre o isimlerin hiçbir değeri yoktur. Bu tür incelikleri ancak, cahil(!) dedikleri, okumamış ama arif olan benim insanım, yani inancı olan bu değerleri doğal olarak yaşayan insanlar anlar. Ekmeği öpüp başına koyan bir milletin mensubu “Taceddini Veli” adını yazıp tepelemez. Şimdi onlara bunu anlatsan “kardeş bu nedir, bu milletin değeri ayak altına yazılırmı” desen kıyameti koparır, çağdaş dünyadan(!) kopuklukla, işi bilmemekle, cahillikle suçlanırsın.

Burayı Selçuklu müzesi yapma işi acaba sırtında taş taşıyarak bu binayı ayağa kaldıran rahmetli üstad Süheyl Ünver’e verilseydi nasıl yapardı. Milletin tarihini ayağa kaldırmaya ömrünü veren ustalar ustası milletin değerini böylemi anlatırdı. Veya Süheyl Ünver bugün bu müzeyi görse ne derdi. Ben size söyleyeyim, dünyayı ayağa kaldırırdı. Yeni baştan ele alır, gerçek Selçuklu ruhuyla sevgisiyle sanatıyla adam gibi bir müze yapardı. Eğer illa Selçuklu müzesi olacaksa tabi. Oysa benim kanaatim ‘burası olsa olsa tıp tarihi müzesi olur’ der, veya olduğu gibi boş olarak, şifahane olarak açıklamalı izah levhalarıyla korunmasını isterdi.

2- Eserlerin sergilendiği konstrüksiyonlar.

Kullanılan malzeme mdf mi kaplamamı neyse tam rükuş ve iğreti. Mekanın taş yapısına mana derinliğine hiç uymayan oldukça basit kaçan bir malzeme. Hiç olmazsa eskitilmiş bir ağaç malzeme kullanılamazmıydı, duvarla beraber eskimiş tahta dolaplar hissi verilemezmiydi. Eski Kayseri evlerinin zar denilen ağaç malzemesi kullanılamazmıydı. Kısacası son derece mekanla uyumsuz ve iğreti duran bir malzeme kullanılmış. Bu masamsı şeylerin tasarımı da ayrı bir alem. Sergilenen selçuklu eserlerini  rahatsız eden şekilsizlik ve iticiliğe sahip. Eserler boğulmadan belki biraz daha cam malzemeyle yapılan panolarda gösterilebilirdi.

3- Bazı izahlar, resimler, haritalar, görsel malzemeler oldukça yetersiz. Uzun hikaye. Tek tek göstermek lazım.

4- Müze genelde bakınca o malum ruhsuzluğu dışında eksik yarı boş daha tamamlanmamış hissi de veriyor. İyi bölümlerde var tabi ama temelde sevgisizlik hissedilince artık hiç birşey yeterli görünmüyor.

Neyse şimdilik bu kadar yeterli görüyorum.

Müze, iyi niyetli düşünülmüş bir fikir, ancak uygulayıcıları tarafından kötü tasarlanmış ve işin özü verilememiş. Sadece iş olarak ele alınmış. Biz biliriz havası hakim olmuş, işveren tarafından da başka bilenlere, bu işlerin içinde olan milli düşünen kültür ustalarına danışma ihtiyacı da duyulmamış.. Gevher Nesibe kendisi  kalkıp ta tarif edecek değildi ya. Aynı gönül çizgisinde birileri şöyle yapalım diyeceklerdi teknik müze bilgisine sahip olanlar da uygulayacaktı. Burada içi boş, duygusuz bir teknik müzecilik uygulanmış. Oysa yapılan iş, bir tarihi günümüze taşıyıp yeni nesille buluşturma, paylaştırma işi. Duygusuz nasıl olur.

Bence zaten burası olduğu gibi yani doğal şifahane-medrese haliyle bırakılmalı, gelenler şifahanenin hangi bölümünde ne yapıldığını levhaları okuyarak anlamalı  idi. Yahutta en fazla burası Amasya ve Edirne gibi tıp müzesi olmalı idi.

1983 yılında ilk olarak burayı tıp müzesi yapmak için çalışanların heyecanını sevgisini adeta mekanla bütünleşerek nasıl bir şevkle çalıştıklarını hatırlıyorum. Sevgileri bütün mekanı kaplardı. A.H.Köker, İ. Özkeçeci, V. Özsoy ile birlikte hazırlığında görev aldığım Tıbbı Nebevi bölümündeki o Hadisi Şerifleri panolar halinde ne kadar saygıyla inanarak yazdığımızı hatırlıyorum. Uzun yıllar o bölüm kalmıştı. Taki bakımsızlıktan unutulana kadar. İlk tıp müzesi hali şimdikenden çok daha haysiyetli idi.

Sonuç: Gevher Nesibe Şifahanesi ve Tıp Medresesi şimdiye kadar maalesef tam manasıyla değerlendirilememiştir. Önce çevresinden soyutlanmış yalnız bırakılmış, daha sonra da amacına uygun kullanılamamıştır. En son, hatalarla dolu bir müzeye dönüştürülmüştür. İlk yapımında Türk-İslam geleneğine göre abdestsiz işçi bile çalıştırılmayan bu mekanda, müze yapımında görev alanlardan abdestin gereğine inanan kaç kişi vardı acaba...

Şen olasın Kayseri, şen olasın Türkiye…

Abdullah Kılıç

5.4.2014

Çamlıca / İstanbul

gevhernesibe_3

Bilgi:

GEVHER NESİBE ŞİFAHANESİ VE TIP MEDRESESİ

Gevher Nesibe Sultan adına Kayseri’de yaptırılan yapı, Anadolu’da yapılmış Selçuklu  darüşşifaları ve tıp medreseleri içinde en seçkini, ayakta kalabilen en erken tarihli olanıdır. Yapı yan yana, üstü açık avlulu, dörder eyvanlı, iki blok halindedir. Batı taraftaki blok şifahane, doğudaki medresedir. Şifahanenin batı kenarında akıl hastalıkları bölümü, medresenin kuzey doğu köşesinde de Gevher Nesibe’nin kümbeti yer alır.

Melike İsmetüddin Gevher Nesibe, Anadolu Selçuklu Devleti'nin hükümdarlarından II. Kılıçarslan'ın (saltanatı 1155-1192) kızı, I. Gıyasettin Keyhüsrev'in küçük kardeşi ve I. Alaeddin Keykubat'ın halasıdır. 1167-1206 yılları arasınında yaşadığı tahmin edilmektedir. Kayseri’de ikamet etmiş, ağabeyi Gıyaseddin Keyhusrev’in ikinci saltanatı esnasında veremden ölmüştür.

I.Gıyâseddin Keyhüsrev, Gevher Nesibe’nin vasiyeti üzerine 1204’te dârüşşifâ ve tıp medresesinden oluşan birbirine bitişik kompleksin inşaatını başlatır. Yapı 1206’da tamamlanır.

Kitabesi. İki kapıdan yalnız şifahanenin portali üzerinde bulunan kitabe günümüze kadar gelmiştir. İki satırlık Arapça kitabenin meal okunuşu şöyledir.  “Kılıç Arslan oğlu dinin ve dünyanın koruyucusu büyük sultan Keyhüsrev zamanında –zamanı daim olsun- Kılıç Arslanın kızı, din ve dünyanın ismeti Melike Gevher Nesibe’nin –Allah sizin için onu razı kılsın- vasiyeti olarak 602  (M.1206) yılında bu hastahanenin inşasına ittifak etti (inşa ettirdi)”  

gevhernesibe_4

Mimari Yapısı

Yapı, 68X42m. ebadında, 2800 m2 lik bir alanı kaplayan birbirine bitişik, açık avlulu iki birimden meydana gelir. Batıdaki bölüm şifahane, doğudaki tıp medresesidir. Her iki bölüm de tipik Selçuklu medrese planına sahiptir. Birbirine 1,5x11m.’lik dar bir koridorla bağlantılı olan binalardan dârüşşifâ 40x42 m (1680 m2), medrese ise 28x40 m (1120 m2) ebatlarındadır. Her iki binanın ayrı kapısı vardır. Güney cepheden bakıldığında soldaki yani batıdaki şifâhane kapısı kitabenin de bulunduğu taç kapı, sağ taraftaki yani doğu taraftaki kapı ise tıp medresesinin kapısıdır.

Her iki bölüm, ortasında havuzu bulunan, dört tarafından sivri tonozlu revaklarla çevrili açık avlulu, dört eyvanlı, plân şemasına sahiptir. Oda kapılarının hepsi küçüktür ve revaklı avluya açılmaktadır. Odalarda ocak ve baca yerleri mevcut değildir.

Anadolu Selçukluları sağlık  tesislerinde kadın-erkek, müslim-gayrımüslim ayrımı yapılmaksızın hizmet verilmiş, Gevher Nesibe’de de 20. yy’a kadar aynı anlayışla hizmete devam edilmiştir.