gevhernesibe_2

Abdullah Kılıç

Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan’ın yadigarı GEVHER NESİBE ŞİFAHANESİ VE TIP MEDRESESİ’nde son yıllarda yaşanan değişimler

1976 dan 1998 e kadar Kayseri’de görev yapmıştım. O sıralarda sanat tarihi derslerini çevrede Selçuklu eseri bol olduğu için sık sık tarihi eserlerin içinde yapardık. Gevher Nesibe Şifahanesi ve Tıp Medresesi de öğrencilerle sık gidip geldiğimiz mekanlardandı. Bu yapı 1206 dan 1890’lı yıllara kadar çevresindekilerin sağlığına hizmet etmiş, daha sonra da yurt gibi bazı hizmetleri görmüştü. 1940’lı yıllara kadar da unutulmuş, harab olmuş daha sonra rahmetli Süheyl Ünver’in gayretleriyle ortaya çıkarılmış, restore edilmiş, ayağa kaldırılmış bir eserdi.

sifaheler_3

Şifahaneler hakkında konuşan kültür tarihçisi Abdullah Kılıç, bu kurumların Selçuklu ve Osmanlı'da din, dil, ırk ayırımı yapılmaksızın ücretsiz olarak hizmet verdiğini belirterek, "Daha çok kimsesiz, sokakta kalmış ya da kalma ihtimali olan insanlara hizmet eden bu müesseselerde tamamen Allah rızası gözetilmiştir." dedi.

 

1652 yılında Edirne'yi ziyaret eden Evliya Çelebi, külliyeden; "Orada bir Darüşşifa vardır ki dil ile tarif edilmez, kalemler ile yazılmaz " diye bahseder. Ünlü seyyah, ayrıca külliye için şu ilginç tanımlamaları kullanmıştır:

1_sultanahmet

Sultan Ahmet Külliyesi

Osmanlı Sultanlarının 14.sü olan Sultan I. Ahmet (1603-1617) tarafından 1609 yılında inşasına başlanan külliye, eski Bizans Hipodromu'nun (Atmeydanı'nın) güneydoğu tarafında bulunan Ayşe Sultan Sarayı ve çevresindeki diğer fırın, ev gibi yapıların istimlaki ile elde edilen geniş alan üzerine oturtulmuştur. Yer seçiminde bir kaç yer düşünüldükten sonra Topkapı Sarayı'na yakın, havası güzel cemaatı bol bir çevre olması nedeniyle külliye padişahın tercih ettiği bugünkü yerinde yapılmıştır. Bilindiği gibi caminin yapılacağı bu alan Bizanslılardan beri bir çok tarihi olaya sahne olan önemli bir yerdi. Fetihten sonra da Atmeydanı bayramlarda, şehzade sünnet düğünlerinde gösteri alanı olarak kullanılagelmişti.

1609'da temeli atılan külliyenin mimarı Mimarbaşı Sedefkar Mehmet Ağadır. Mehmet Ağanın adı en büyük eseri olan Sultan Ahmet Külliyesi'nin yapımı ile ilgili belgelerde geçmekte, ayrıca caminin meydana bakan kuzey doğudaki kapısına bitişik sebilin kitabesinde adı yer almaktadır.

Geniş bir alan üzerine oturan Sultan Ahmet külliyesi, Fatih ve Süleymaniye gibi büyük sultan külliyelerinde görülen simetrik grublaşmalara ve geometrik bir şemaya sahip değildir. İşlevsel kümelenmeler yapılarak, cami ve hünkar kasrı, imam odaları bir grub, eğitim yapıları olan ve caminin kuzeyinde yeralan medrese, darulkurra, sıbyan mektebi bir grub, meydanın batısına düşen sağlık ve sosyal yardım yapıları darüşşifa ve imaret bir grub, vakfa gelir sağlayan caminin kıble duvarı önündeki arasta, kira odaları ve yine caminin güneybatısında yer alan hamam ayrı bir grub olacak şekilde düşünülmüştür. Bugün bir bölümü yok olan Sultan Ahmet Vakfı yapıları, sayı ve isimleriyle Külliyedeki yapıları tesbit eden "Akarat-ı Vakf-ı Şerif" defterinde belirtilmiştir.

Külliyenin ilk yapısı olan caminin temeli, 9 recep 1018 / 7 kasım 1609'da temeli kazılmaya başlanmıştır. Temelin kazılışında önce Şeyhülislam Mehmet efendi ve dönemin büyük mutasavvıfı Aziz Mahmud Hüdai, sonra sadrazam Davutpaşa ve diğer hazır bulunan vezirler, ulemalar dualarla kazı işine girişmişler, daha sonra padişah bu töreni seyrettiği yüksek köşkten inerek, şimdi Topkapı Sarayı'nda sergilenmekte olan kadife saplı kazma ile yoruluncaya kadar çalışmıştır. Temel çukurları açıldıktan sonra zemine dayanıklı ağaçlardan yapılmış kazıklar çakılmış ve 4 ocak 1610 pazartesi günü caminin temeli atılmıştır. Törende hazır bulunanlar kıble duvarının yapımını başlatmışlar padişah bu vesile ile çeşitli ihsanlarda bulunmuştur. 7 yılı aşan yoğun bir çalışmayla tamamlanan caminin kubbesinin kilit taşının konulması dolayısıyla 9 haziran 1617'de büyük bir tören yapılmıştır. Caminin asıl bitimi ise Sultan Ahmet'in vefatından kısa bir süre sonra kardeşi Sultan I. Mustafa'nın ilk saltanat devrine 1617 yılı kasım ayı sonlarına rastlar. 1616'da başlanan imaretinin yapımı 1619'da sürmektedir. Darüşşifa ve I. Ahmed'in ölümü üzerine 1617'de başlanan türbe de 1619'da tamamlanmış böylece külliye yaklaşık 10 yılda tamamlanmıştır.

Bugün İstanbul sülietinin ayrılmaz bir parçası olan Cami, genç padişahın Osmanlı başkentine ve gelecek nesillere değerli bir armağınıdır. Osmanlı tarihi ile ilgili bir çok olayın çevresinde gerçekleştiği, klasik dönem üslubunda yapılan son sultan külliyesi olması dolayısıyla da özel bir anlam taşımaktadır.

 

Darüşşifa

Külliye ile birlikte yapılan Darüşşifanın, Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde işçi ve malzeme masrafları defterindeki (D. 5112) kayda göre, H. 1029 / M.1620 tarihinde darüşşifanın döşemesi için kayagan taşı, pencere çevreleri için pelüt ağacı ve kubbe sıvaları için saman alındığına dair bilgilerden 1621 yılında bitirildiği anlaşılmaktadır.

Sultan Ahmet'in H.1022 / M.1612 yılında, darüşşifa yapımına henüz başlanmadan önce hazırlattığı Sultan Ahmet Vakfiyesi'nde yapıdan çok, görev alacak hekimlerin özellikleriyle ilgili bir bölüm bulunmaktadır:"Açık fikirliliği ve zekâsı ile tanınmış, sağduyulu ve olayları çabuk kavrayabilen, insan tabiatı özelliklerini ve ilaç hazırlama ilkelerini bilen, içecek(şurup) ve macun hazırlama konusunda hünerli, muhtaç olanların işlerinin gözetilmesinde iyi davranışı belli olan, yufka yürekli, kibirsiz, tanıdık ve yabancıya karşı tatlı sözlü seçkin bir kimse hekim olup hastaları onlara iyi davranarak tedavi etmelidir" ifadeleriyle bu özellikler açıklanmaktadır. B.N.Şehsuvaroğlu 18. yy değerli hekimlerinden Ebulfeyz Mustafa bin Mehmet Efendi'nin bu darüşşifada başhekimlik yaptığını belirtmektedir.

Evliya Çelebi, Seyahatnamede Sultan Ahmet Darüşşifası ile ilgili şöyle bahsetmektedir. " Vakıfları kuvvetli olduğundan ekseriya, fukara ve divaneleri bu şifa evine getirirler. Çünkü buranın havası güzel, hademeleri sevimli ve hoşa gider kimselerdir ki, daima hastalara canıgönülden hizmet ederler. Çünkü nazırı olan kızlarağası her vakit gelip hastaların hallerini sorar." (Darüşşifanın faaliyete geçtiği yıllar Evliya Çelebi'nin gençlik yıllarıdır ve bu yıllarda sarayla yakın temas halindedir. Çocukluğu ve gençliğinin içinde geçtiği bu mekanları o yıllardan tanıdığı gibi daha sonraki seyyahlık yıllarında da yakından incelemiştir.)

Mimari yapısı ve mekanın geçirdiği değişimler

İstanbul'da 17.yy.da yapılan tek sağlık kurumu olan darüşşifanın görevini hangi yıllara kadar devam ettirdiği tam olarak tesbit edilememektedir. Kullanılamaz hale geldiği 1867 den sonra 1870 yıllarında Mithat Paşanın girişimiyle yapılan Sanayi Mektebi'nin yapımı sırasında bina yenilenirken yapının dış duvarlarına, kuzeydoğudaki basık kemerli kapısına ve temellerine dokunulmamış, revaklara ait bazı sutün ve başlıkları yerlerinde korunmuş, sütunların bir bölümü de okulun girişinde kullanılmıştır. Hamamı da muhafaza edilmiştir. İki katlı bir okul şekline dönüştürülen yapının eski durumu hakkında bilgilerin büyük bir bölümü A.Süheyl Ünver'in yayınladığı şematik plana dayanmaktadır.

1930'lu yıllarda Süheyl Ünver'in, üzerine inşa edilen, Erkek Sanat Okulu'nu yerinde incelemeleriyle çizdiği plana göre darüşşifa kareye yakın dikdörtgen olup, kuzeydoğu cephesinden bir kapıyla avluya girilmektedir. Ortasında havuz bulunan ve etrafı revaklarla çevrili avlunun çevresinde kapıları avluya açılan üstü kubbeli hasta odaları bulunmaktaydı. 26 odadan oluşan darüşşifanın planı düzeninde hasta bakımıyla ilgili özel bir biçimlenme görülmemektedir. Helaların yeri ise belirtilmemiştir. Girişin karşısında daha dar bir mekan içinde yer aldığı gösterilen kuyu, Bizans döneminde sarnıca dönüştürülen Hipodrom sarnıcından darüşşifanın da yararlandığına işaret etmektedir.

Bugün ayakta kalan hamamıyla bağlantı, revak içinden geçilen bir hücre aracılığıyla sağlanmıştır. Hamamın sağlam kalmış olması yok olan kısımların yüksekliği hakkında fikir vermektedir. Küçük bir soyunma ve ılılklık kısmına bağlı yan yana iki hücreden oluşan hamamın hazne ve külhan kısmı doğudadır. Yapının bahçeye açılan ikinci bir kapısı daha bulunmaktadır. Hamam külliyenin inşaat defterleri ve vakıf defterindeki kayıtlarda yer aldığı gibi, külliye içindeki yapıları tesbit eden Akarat-ı Vakf-ı Şerif defterinde de 17. sırada yer almaktadır. Hadika'da darüşşifanın bir de mescidi olduğundan söz edilmektedir. Ancak günümüze ulaşamayan bu yapının yerini tesbit etmek mümkün olamamıştır.

Darüşşifanın eski bir resminde kurşun örtülü kubbeleri ve bacaları görülebilmektedir. G.Cantay "Darüşşifa'yı görüntüleyen resimlerden anlaşıldığı kadarıyla muntazam kesme taştan, kuzey ve güney cephelerinde pencerelerin yer aldığı bir yapı olduğu söylenebilir. Mekanların kubbelerle örtülü olduğunu eski resminden anlamak mümkün ise de dersane mekanının mevcut olup olmadığı anlaşılamamaktadır" demektedir.

Hipodrumun batı ucuna meydanla darüşşifanın arasına yerleştirilen külliyeye ait imaret yapıları, cephesi dükkan sırasıyla perdelenen bir duvarla Sultan Ahmet Meydanı'ndan ayrılıyordu. Bu İmaret-i Amire duvarında sekiz dükkan bulunduğu vakıf gelir defterinden anlaşılmaktadır. 1870 yılında Sanayi Mektebi yapılırken meydanla darüşşifa arasındaki yapıların batıda yer alanları kaldırılmış doğudakiler ise elden geçirilerek okul bünyesine katılmıştır. Bu yenileme sırasında imaretin meydan cephesi de iki katlı bir düzene sokulmuştur. 1894 depreminden sonra meydana bakan cepheye "Ziraat Orman ve Maadin Nezareti" binası yapılmış ve imaretin meydanla ilişkisi kesilmiştir. Bu bina da son zamanlarda boşaltılana kadar bir müddet M.Ü. Rektörlüğü tarafından kullanılmıştır.

Darüşşifadan günümüze güneydoğu cephesindeki küçük hamamı, kuzeydoğu cephesi ortasındaki basık kemerli mermer giriş kapısıyla on bir sutün ve havuzunun mermer fıskiye çanağı ulaşmıştır. Diğer kısımları tamamen yenilenmiş olarak bugün imaretle birlikte Sultanahmet Teknik Lisesi tarafından kullanılmaktadır.

Vakfiyesi

Sultan Ahmed Külliyesi'nin birisi Türk ve İslâm Eserleri Müzesi'nde (nr. 2184), diğeri Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde (nr. 3036) olmak üzere iki orijinal vakfiyesi bulunmaktadır. Vakfiyenin darüşşifa ile ilgili bölümü sadeleştirilmiş olarak şöyledir:

"Padişah-ı âlî hazretleri (Allah'u Teala mülk ve saltanatını kıyamete kadar devam ettirsin) hamisi bulunduğu beldelerinde Peygamber ve Sahabeleri hürmetine ve cedlerinin hayır ve hasenatı uğruna Aziz ve Alim olan Allah'a sığınarak toplumun istifadesi, hastalıklara, bela ve müsibetlere mübtela olmuş hastalar için darüşşifa yaptırarak vakfeylemiştir. Çünkü Padişah'ın (dinin koruyucusu ve rabbinin aşıkı, Cenab-ı Allah onun sonunu hayra tebdil eylesin) bu vakfetmiş olduğu darüşşifa binası iftihara değer bir bina olup cenabı Allah kıyamete kadar daim eylesin.................. Basiret ve feraseti ile anılan muhtelif mizaçları anlayan ilaç yapmayı iyi bilen şurub ve macun yapmada maharetli, muhtaçların işlerinde samimi ve içten alaka gösteren, yabancıları dışlamayıp akrabaları kayırmayan, tıp ilminde doğuda ve batıda emsali bulunmayan hastaların hastalığını iyi teşhis edip tedavi eyleyen doktora da günlük...akçe verile" demektedir.

Külliyenin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa

Zeynep Nayır'ın (Ahunbay) "Osmanlı Mimarlığında Sultan Ahmet Külliyesi ve sonrası" adlı eserinde bahsettiğine göre 1562 yılında Rumeli'den devşirilen Mehmed Ağanın hangi kentten ve kaç yaşında alındığı bilinmemektedir. İstanbul'a getirildikten sonra beş yıl askeri eğitim gören Mehmet Ağa 1567 yılında Süleymaniye Türbesi bahçesine bekçi olmuş, bir yıl sonra Topkapı Sarayı'nda Hasbahçe'ye girmiştir. Burada bir rastlantı sonucu mimarlık öğrenmeye başlamış, saraydaki 20 yıllık öğrenimi sırasında seçkin bir sedefkar olarak dikkat çekmiştir. III. Murat'a sedefkari bir rahle sunmasından sonra çeşitli görevlere atanmış, daha sonra 1606 yılında da mimarbaşılık görevine yükseltilmiştir. Sultan Ahmet Külliyesi'nin bitirilmesinden sonra Mehmet Ağa'nın çalışmaları konusunda bilgi yoktur. 1606-1622 yılları arasında yani vefatına kadar bu görevde bulunduğu kabul edilebilir. Bu süre içerisinde bir çok cami, mescid, medrese, hamam, saray, köşk, köprü, çeşme vb. yapılar yaptığı anlaşılmaktadır. Önemlilerinden bir kaçı Sultan Ahmet külliyesi, Ayasofyanın onarımı, Edirne Sarayı'nda Sultan Ahmet Mescidi, Kadıköy Osmanağa Mescidi, Edirnede Ekmekçioğlu Kervansarayı gibi yapılardır.

 

Kaynaklar

Bayat, Ali Haydar, "Ülker Erke'nin Yorumu ve Fırçasıyla Türkiyede Tarihi Sağlık Kurumları" S. 63 Yayın Hazırlayan : Nil Sarı 2002

C. Yılmaz – N. Yılmaz : Osmanlıda Sağlık 1. cilt – Bioforma Yayınları 2006

Cantay, Gönül "Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları" A.D.Tarih Y.K. Atatürk Kültür Merkezi Yayını 1992

Çelebi, Evliya Seyehatname, cilt 1 s.212

"İstanbul Ansiklopedisi" Sultan Ahmet Külliyesi Maddesi, Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı Ortak Yayını 1993 – 1994

Kahya, Esin - D. Erdemir, Ayşegül "Tıp ve Sağlık Kurumları" TDV Yayınları 2000

Nayır, Zeynep(Ahunbay), Osmanlı Mimarlığında Sultan Ahmet Külliyesi ve Sonrası (1609-1690), İstanbul 1975

Şehsuvaroğlu, B.N. Arşivleri, Darüşşifa Dosyaları, İstanbul Tıp Fakültesi, Tıp Tarihi Kürsüsü

Şehsuvaroğlu, B.N. Türk Tıp Tarihi Bursa 1984