Zeynep Didem Gezgin

Bundan yıllar,  yıllar önce köşebaşlarını tutan su dükkânları bulunurdu buralarda çeşitli memleketlerden getirilen sular, tiryakilere sunulurdu. Günümüzde ise artık market raflarında envai çeşit markası olan su'lar satışa sunulmakta ama bunların tadını ayırabilen tiryakilerden eser yok.

 

Su dağıtım şebekelerini evlerimize uzanması mahalle çeşmelerini unutturdu.

Halbuki yıllar önce köşe başlarını tutan çeşmeler rağbet görür, önünde uzun kuyruklar olurdu. Kovasını kapan burada alırdı soluğu. Zira en taze haberleri çeşme başlarında duyulurdu. Evde ne iş varsa ya da yemeğiniz ocaktaysa bidonlar, kovalar sıradaki komşuya emanet edilir, bir koşu eve gidilip geri gelinirdi. Çünkü kovaları eve taşımak kaçınılamazdı. Hanımların kaynaşma noktası bu mekanlar, çocukların da favorisiydi. Eğer annne günlük su taşıma görevini çocuğa verrmediyse mahallede top koşturulur, terleyince çeşmeye kadar yarış yapılır, önce kimin suya kanacağına bakılırdı.

'Ağzını çeşmeye dayama be, elinle iç! '' diye söylenirdi biri. Orada şakalaşmaya kalkana; ''Su içene yılan bile dokunamaz oğlum.'' derdi öteki. Evlerde gürül gürül akan muslukların olduğu, pet şişe içindeki suların her yerde bulunduğu günümüzde bu manzara çok uzak geldi size değil mi ? Halbuki 1978 yılunda seyirciyle buluşan ''Sultan'' filiminin çeşme sahnesi hala zihinlerde Türkan Şoray'ın yani Sultan'ın kovalarla çeşmeye gitmesi, sıra beklerken öne geçmeye çalışanlarla saç saça baş başa kavga etmesi, muhtarın oğlunun araba yıkamak için çeşmeye yeltenmesi üzerine Sultan'ın ''Baban muhtar seçimlerinde oy toplamak için getirdi. bu suyu! '' diye kızması, arka fonda çalan ''Susadım Çeşmeye ' şarkısı suyun sadece H20 bileşeni olmadığı hatırlatıyor. Bu anlattıklarımız sadece otuz yıl öncesine götürüyor bizi. Peki ya daha öncesi?

Su tiryakileri üzerine çalışmalar yapan araştırmacı yazar Ahmet Mazak Osmanlı' da suyun başlı başına bir kültür oluşturduğuna dikkat çekiyor. Nitekim günümüze kadar gelen su yolları, haritaları, sarnıçlar, çeşmeler, envai çeşit maşraba ve ibrikler bu fikri yanıtlıyor. 'Su tiryakileri' denen grup ise su kültürünün en renkli ögelerinden...

Mazak'ın verdiği bilgiye göre 1900'lü yıllarda İstanbul 'da cadde ve köşe başlarındaki sucu dükkanlarında bardakla kaynak suları satılır. Atlı sakalar aracılığıyla membalardan taşınan tatlı sular müşterilere sunulur. Uzak memleketlerden kervanlar, gemilerle getirilen suların tiryakileri de vardır.

Tattıklar suyun hangi kaynağa, memlekete ait olduğunu hemen anlayan su gurmeleri satıcıların en gözde müşterileridir. Tadındaki farklılıktan dolayı kaynak sularının fiyatı o dönemde de farklıdır. Mesala:

Kırkçeşme, Halkalı, Taksim sularının bardağı 5, Kayışdağı, Camlıca, Taşdelen, Karakulak sularının bardağı ise 10 paradan satılır. İstanbul suları sadece tiryakileri cezbetmez. Şehre yolu düşen yabancıların da dikkatini çeker. Ünlü Fransız yazar ve şair Gerard De Nerval'in yolu 1843 'te İstanbul'a düşer.Nerval seyahatinden sonra yazdığı eserinde su tiryakilerine şöyle yer verir:

''Bu memlekette alkollü içkiler açıkça satılmadığı için tuhaf bir endüstri kurulmuş: Ölçü ile bardak su satanların endüstrisi! Bu tuhaf su evlerinde uzun uzun tezgahlar var ve bu tezgahların üzerinde çeşit çeşit şişelerle dolu. Her şişede az çok aranan bir su var.İstanbul'a içme suyu Valens Boruları (Bozdoğan Kemeri 'nden geçen su yolu ) ile gelir. Tatlı suyun nadir ve kıymetli oluşu yüzünden İstanbul'da bir Su İçiciler Ekolü meydana gelmiştir. Bunlar seçip içtikleri suyun tiryakisi olmuşlardır. Su içim evlerinde muhtelif memleketlerden gelmiş ve muhtelif yıllara ait sular bulunur. Sucu dükkanlarındaki suyun en makbülü Nil suyudur. Fırat suyu biraz yeşil ve sarımtıraktır. Zayıf ve gevşek tabiatlılar için tavsiye edilr. Tuna suyunu ise daha çok enerjik kimseler tercih ediyor. Suları yıllara göre de ayırıyorlar."

SULARI EVE DAĞITAN ' TAŞIYICILAR BİRLİĞİ '

Eski İstanbul yaşantısının en bilindik simalarından biri de sakalardı. Saka veya asıl adıyla 'Sakka', 'su veren, su taşıyan kişi anlamına gelir. Bağlı oldukları saka loncası 15 yüzyılda İstanbul 'da kurulur. Sakalar hayrat olarak yaptırılan çeşmelerden ya da sebillerden aldıkları sudan evlere dağıtan taşıyıcılar birliği olarak iş görür. İsteyen herkes bu mesleği yapmaz. Çünkü sakanın çeşmeden su alma imtiyazi senede bağlıdır. Bu senet alınıp satılabildiği gibi varislere de intikal edebilir.

Locaya bağlanan su taşıyacısı, 45 - 50 litrelik kırbasını yüklenir. Tulumbaarını deri bir kayışla omzzuna asar ve diğerlerini rutubetten korumak için kırbanın altına altına deri yelek giyer. Suyunu yüklediği gibi mahallesine doğru yol alır. Her mahallenin sakası da ayrıdır. Zamanla müşteri ve su taşıyıcı arasında belli bir güven ilişkisi olur. Ancak yine de saka eve alınmaz. ya dışarıya kova konulur ya da evlerin sokağa bakan cephesine ' saka deliği denilen taştan küçük bir teknecik yerleştirilir. Sakaların, bu tekneye boşaltığı su borularla küplere dolar. Saka deliği geleneği ev hayatının mahremiyetine duyulan saygıyı da gösterir.

Şehirde önemli iş gören Sakaların bunu kötüye kullandığı da olur. Hayrat olan çeşme ve sebilleri kendi malı gibi görüp buradan su almak isteyenleri cebren uzaklaştırırlar..Ancak devlet önlem almakta geçikmez ve sakaların su alamayacağı çeşmeleri belirler. Örneğin Kasımpaşa'daki Kaptan Gazi Paşa Çeşmesi 'n de açık bir biçimde ''Ber mucib-i vakfiye bu çeşmede saka calışmayacakdır.'' şartı konulur.

19. ve 20Yüzyılda İstanbul'da su sıkıntısı büyük boyutlara ulaşır. Sakalar bu durumdan yararlanmaya çalışır. Yaşananlar dönemin gazetelerine şöyle yansır: '' Malumdur ki yaz gelip İstanbul ve bilad - ı saire ahalisi yine su derdine düştü. Lehülhamd yağmurların kesret-i nüzulü bu dahiye yi def e kafi görünür ise de bazı taraflardaki sakaların hali de az endişe ve ve rahatsızlığa mucip olmuyor.

Çünkü Sakalar birtakım çeşmeleri kendi menafine hasredip ordan su almağa gelen bazı aceze - i nsvan ve etfali ya fena muamele ile defediyorlar veya yahut su yolcular gibi çeşmelerin suyunu kesiyorlar. ''

Terkos sularının evlere abonelikle bağladığı, memba sularının 'Hamidiye suları İstanbul'a getirildiği Sultan 2.Abdülhamit döneminden itibaren (1876-1909 )sakalar da yavaş yavaş anlamını yitirir. 19. yüzyılın sonlarından itaberen işlevlerini tamamen kaybetmeye başlayan su taşıyıcıları, yine de İstanbul 'un bazı semtlerinde 1950'li kadar faaliyetlerini sürdürür. Günümüzde pek çok şehirde sağlıklı olmadığı için evlerdeki çeşmelerden su içilmiyor. Hal böyle olunca insanlar çareyi damacana ile satılan kaynak sularına para vermekte buluyor. Bir telefonla kapılarımıza damacana suyu taşıyan sucular da aslında saka görevi üstleniyor. Öyle değilmi.?

Bilmediğimiz kelimeler:

hayrat :

 1. Sevap kazanmak için yapılan iyilik:

Küçük bir hayrat çeşmesinin başındaydı.- A. H. Tanpınar.

2. Halkın yararlanması için yapılan okul, çeşme, hastane vb. yapı:

Karababa, beni daima hayrat yapayım diye, böyle aldatmış olmalı!- ö. seyfettin.

Kırba : Eski zamanlarda sıkça kullanılan köseleden yapılan bir nevi su kabı.

Bu iş için hazırlanan kösele, dört köşe bir tahtanın üzerine demir çemberlerle tutturulurdu. Yukarı doğru gittikçe daralan kırbaların bir metreye yakın boyları olurdu. Ağız kısımları iyice dar olup, sebillerde kullanılanlarına musluk takılırdı. Sakaların kullandıkları kırbaların ağızları meşin ile bağlanır, ağızdan dibe kadar uzanan bir kol ile taşınırdı. Bunlar omuza takılarak istenilen yere götürülürdü.

Atların iki yanına konulan kırbalarla da su taşınırdı. Böyle su taşıyan sakalara, "atlı saka" denirdi. Atın iki yanına asılan kırbalar meşin kovalarla doldurulur, hortum sokarak boşaltılırdı. Eskiden bunlarla mahalle aralarında su taşındığı gibi, kervan ve askerî nakliyatta da bunlardan istifâde edilirdi.

Kırba ile su taşıyanlara, "kırbacı" denir. Sümerler tarafından icat edildiği düşünülmektedir. Anadolunun bazı yörelerinde toprak testi olarak yapılan ve ayrıca ibriği bulunan su kaplarına da Kırbaçça(Kırmıçça) denilir.

Ber mucib-i vakfiye: bu çeşmede saka gediği yoktur." yazısı olan çeşmelerden sakaların su alması yasaktı. Suyu aziz bilen Osmanlı, şehirlerini kimi zaman mütevazı, kimi zaman da şaşaalı çeşmelerle aziz kılmış.