musluk

Dr. Ersoy Kutluk

Hisleri en latif ve veciz bir şekilde ifade edebilmek için kelimeleri bulma heyecanı her yeni yazıda bedenimi sarmakta… ama itiraf etmeliyim ki bu heyecan beni çok üzen bazı hâdiseler karşısında daha bir artmaktadır. Rüzgârın hafifçe esişlerinde dahi salınıp, sağa sola küçük bir ağaç misali eğilen; gözyaşlarımı, alın terimi, hararetimi ve sıkıntımı benden nazikçe çekip alan o berrak suyu, yorulmaksızın ama bir o kadar da zahmetle taşıyan ‘küçük musluk’ ve onun yerinden sökülmesi işte bu üzücü ve elim hâdiselerden biri…Hâtıraları ve medeniyetleri taşıyan varlıkların yok edilişi bana hayâtımdan bir parçanın kopuşu gibi gelmekte ve beni “-Buna kim, nasıl ve neye dayanarak müsaade edebilir?” sorusunun cevabını aramaya yöneltmektedir. Bu pervasızlıklar toplumun zihninin, kültürünün ve güzide hususiyetlerinin kaybedilmesi gerçeğini temsil etmekte, zaten yaşanan gündelik telaşta artık pek de umursanmamaktadır.

‘Küçük musluk’ benim mutlulukla kavuştuğum, yanında huzuru ve serçelerin ötüşlerini duyduğum bir yerde idi. Her buluştuğumuzda sanki bana bir şeyler söylüyor, hoşbeş edip sonra da uğurluyordu. O sanki insanımızın kaybettiği değerleri temsil ediyordu. Küçük ve mütevâzı görünüşlüydü; sizi hemen oluk oluk su ile tanıştırmaz yavaş yavaş açılırdı; suyu israf ederek müsrif olmanızı istemez ama cömert davranır, ihtiyacınız kadarını da sizden kıskanmazdı. ‘Küçük musluk’tan nazlı nazlı akan su ile gidenlerin ardında yolunu arayan minik damlacıklar ve bir de ferahlık kalır, ağaçların arkasından bakan güneş ile ısınıp kurumak beni dinlendirirdi. İnsan kalabalıklarının sökün ettiği İstanbul sokaklarındaki şaşırtıcı gizlilikteki köşelerden biriydi ‘küçük musluk’un bulunduğu yer. Masum ve mütevâzı tavır, ilişki ve eserler gibi aranan ama bulunması gittikçe zorlaşan insanlar ve onlara ait mekânları orası temsil ediyordu benim için. İsraftan iktisada, kahkahadan tebessüme, telaştan sükûnete, açgözlülükten razı olmaya, büyüklenmekten haddini bilmeğe rücu etmemiz gerektiğini sanki lisan-ı hâl ile anlatıyordu o manzara.

Yıllar boyu bu güzellik devam etti, belki benim gibi niceleri için de; ta ki o gün gelinceye kadar… Baharın gelişi ve havanın ısınmasıyla birlikte artık beni her ziyaretimde kabul eden dostum ‘küçük musluk’un yoluna koyuldum. Oraya yaklaşan her adımımda yüzümden uzaklaşan tebessümün sebebi karşılaştığım yıkıntılar, elleri balyozlu çalışanlar ve büyük sarı renkli araçlardı. Yer kazınmıştı, yüksek ağaçların kökleri açıkta kalmıştı, geçmişten gelip gelecekte var olması gerekenler yerlere yığılmıştı… ve o üzüntüyle takatsizce vefâlı dostuma doğru ilerledim; onu tam da o anda bulunduğu yere yönelttiğim çekimser bakışlar neticesinde gördüm… Yerinden sökülmüştü…

Dostuma varışımın artık imkânsız olduğunu anladım; yaralandım ancak bu yara insanın teninde açılan bir yaradan daha derindi. Sanki benden ve bizden bir parça daha sökülmüştü, üzüntüm çaresizliğe karıştı, sebepleri arar gibi etrafıma bakındım. Kime ve neyi anlatayım, heyûlâmisâli iş yığınları arasında yeterince değerlendirmeden değer üretmek isteyenler karşısında… Döndüm, başım önde, tekrar geriye doğru baktım… Ama sonra kalabalıkta kaybolmak zorunda kaldım, telaşlar ve diğer gündelik işler için. Şimdi geçmişimden daha az hâtıra barındıran o mekândan her geçişim hüzün dolu, ister istemez…

 

Fâtih, Nisan 2012