Naci Yengin

Modern hayatın bir hastalığı da ilerlemenin kendisi ile ilgili olması yalanı olsa gerek. İlerleme teknolojiden mimariye har alanda insanın dışında gerçekleşen bir durum oysa. Devletlerin Sanayi İnkılâbı sonrası ideolojileri, popüler kültürün dayatmaları her alanda zihinlerimizde oluşturdukları değer yargıları sanki insanın ilerleyen bir varlık olduğunu peşin kabul haline getirdi.

 Medeniyetler teknolojinin yardımıyla ilerleyecek. Buna kimsenin bir itirazı olamaz. Ancak medeniyetleri meydana getiren insan faktörü devreye girince teknolojik gelişmeler bir yerde iflas ediyor. Etrafımıza baktığımızda bu değişimi çiplak gözle gözlemlememiz mümkün. Yalnızca mimari alandaki gelişmelere baksak dahi bunu rahatlıkla anlayabiliriz. Şehirlerimiz, mahallemiz, sokaklarımız, alış veriş merkezlerimiz... Kılık kıyafetimize varıncaya kadar insan ürünü olmasına rağmen modernizmin kıskacından kurtulamayan bir çevre ve yaşantının içinde olduğumuzu görmek mümkündür.

Eskiler "bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete" derlerdi modernizmin bazı uygulamaları karşısında şaşkınlıklarını belirtmek için.

Cem Karaca bu çelişkili durumu ortaya koymak adına ne güzel söylemiş "Bindik bir alamete/ Gideoz kıyamete/Yol dediğin yol gibi/Ulaşmalı bir yere/Biz dön baba dönelim/Geliyoz aynı yere/Bu döngü kısır döngü/Başı varda sonu yok/Dönüyom dönemiyom/Sonunda bir çikiş yok..."

İnsan, gelişen bir varlık mı yoksa teknolojinin her geçen gün esiri olan, zayıflayan ve ruhundan, yeteneklerinden bir şeyler kaybeden; onun emrine girip teknolojiye tapınmaya başlayan bir nesne mi?
Bu soruya vereceğimiz cevaplar içimizde gizli duran ancak ortaya çikmakta bazen zorlanan kültürel kimlik ve bu kimlikle çeliştiği iddia edilen modern hayat arasında gidip gelecektir uzun bir süre daha.

Çoktandir uğramadığım Kır Kahvesine uğramak ve Çaybaşı'ndan yukarıya doğru eski değirmenlerin olduğu mekânda soluklanmak amacıyla gittiğimde çok güzel bir sürpriz karşıladı beni. Bu çok hoş sürprizden haberim olmamıştı. Bir ay içerisinde gerçekleşen bu duruma ziyadesiyle sevindim. Şehzade Şehirde yaşama adına biraz daha direncim arttı.

Efendim, Evliya Çelebinin ifadesine göre Saruhan İlinde bir zamanlar 3000 çeşme vardır. Ancak bunlardan 50 civarında çeşme günümüze gelebilmiştir.

Manisa Çaybaşı Mahallesinden Karaköy'e doğru sıralanan değirmenler Dumanlı Dağ( Spil Dağı)'dan dan gelen yayla sularıyla çalişırdı. Ancak şu anda bunlardan ancak birkaç resim kaldı yadigâr. Değirmene su sağlayan Yayla Suyu ise mahzun, yalnız ve işe yarayamamış olmanın haleti ruhiyesi içerisinde akmaya devam ediyor her daim.

Suyun lezzetini bilen, mahalleyi tanıyanların hala uğrak yeri olan Kır Kahvesi ve Yayla Suyu bu günlerde ayrı bir sevinç yaşıyor. Suyun boşa aktığını gören hayırseverler seferber olmuş ve Yayla Suyu'na bir çeşme yaptırmışlar.

Manisa ve tarih aşığı Gülbin Öztürk'ün maddi manevi çabalariyla Mimar Aydın Yüksel Beyefendinin planını çizdiği Perihan Küey Hanımefendinin maddi manevi katkılarıyla inşa edilmiş olan Samiha Ayverdi Çeşmesi klasik Osmanlı çeşme üslubuyla yapılmış. İnce sanat ve fikir dünyasının ürünü olan Samiha Ayverdi Çeşmesi bölgeye ayrı bir güzellik katıyor. Hele hele Türk mütefekkiri, örnek şahsiyet Samiha Ayverdi adına yaptırılan çeşme etrafa yeni ümit tohumları ekmeye aday görünüyor.

Perihan Küey Hanımefendi 1966'ya kadar Manisa ve Çaybaşi'nın eski haşmetiyle devam ettiğini ancak daha sonra eski haşmetini yitirdiğini hüzünlü gözlerle anlatıyor.

Dedim ya Şehzade Şehrinde 50 civarında tarihi çeşme var. Hepsinin ayrı bir hikâyesi var bu çeşmelerin. Kitabeleri sararmış solmuş. Bazı harfleri düşmüş, yalakları kırılmış, suları kesilmiş garip kalan çeşmelerin hikâyeleri.

Eski fotoğraf yapraklarının hüzünlü bakışı var çeşmelerin hepsinde. Yanlarına her uğradığımızda bize anlatacakları öyle hikâyeleri var ki. Her zaman yanına çağırırlar sizi. Yalnız kalmış olmak, ilgisizliktir tek şikâyetleri. Ahmet Kutsi Tecer gibi söylersek

"Geceleyin bir ses böler uykumu/İçim ürpermeyle dolar: Nerdesin?/ Arıyorum yıllar var ki ben onu/Âşıkıyım beni çağıran bu sesin