msr_ars

Bu eski Türk abidesinin ihyası hiç şüphesiz ki büyük bir kıymetşinaslık ifade edecektir ve çok ümit edilir ki bu hayırlı ve feyizli bina – başka şekilde olsa bile – yine eski revnakını iktisap edecektir. 

Bazı garezkâr harp tarihçileri, İstanbul’u fetheden Türklerin, eski Bizans abidelerini tahrip ettiklerinden bahsederler. Hâlbuki bunun aksini ispat eden birçok misaller vardır. Bunun biri de, “Mısırçarşısı”dır.

Mısırçarşısı, Yenicami ile bina ve inşa edilmiştir. Bu itibarla bu iki büyük Türk abidesinin tarihi, aynı çerçeve içindedir.

İstanbul Türklerin eline geçtiği zaman gerek caminin ve gerek çarşının bulunduğu yerler kısmen de Yahudilerin tasarrufunda idi. Bundan dolayı Bizanslılar oradaki bir kapıya “Evraiki Porta” dedikleri gibi, Türkler de aynı kapıya “Çıfıt Kapısı” adını vermişlerdi.

Burada Yahudilerin Kral cemaatine mensup olanları ikamet ederlerdi. Bu mahalle, kırk kadar evden mürekkepti. Cami ve çarşı yapılacağı zaman bu evler istimlâk edilmek istenildi. Fakat eski yurtlarını terk etmek, Yahudilere güç geldi. İstimlâk fikrinden vazgeçirilmek için cemaat sandığından Sadrazam Köprülü Mehmet Paşaya bin adet altın rüşvet gönderildi. Lakin Köprülü bu parayı kabul etmedi. Üç gün zarfında mülkünü satmayan Yahudileri, ölümle tehdit etti. Ve buradan göçecek olanlara da Hasköy’de yer gösterildi.

Mısırçarşısının kurulduğu yer, Bizanslılar devrinde de bir çarşı idi. Üstü kapalı iki sıra dükkânlardan ibaretti. Ve bu basit çarşıya “Venedik Çarşısı” derlerdi. Yenicamiyi inşa ettiren Hatice Sultan bu muazzam binanın yanında medrese, sebil, imaret vesaire gibi bir takım müştemilât yaptırırken, bunlara bir de çarşı ilavesi emretti. Bu emir mucibince, eski Venedik çarşısı sökülerek bunun yerine, Mısırçarşısı inşa edildi.

Mısırçarşısının en büyük hususiyeti, büyük Türk mimarı Mimar Sinan’ın emsalsiz üslûbunu muhafaza etmesidir. Çünkü çarşının ilk mimarı olan Mimar Davut Ağa dahi mimarın bizzat yetiştirdiği en güzide talebesidir.

Çarşının inşasına 1006 tarihinde başladı. Fakat mimarın vefatı yüzünden ancak bir kısmı yapıldı. Eski Mısırçarşılıların rivayetlerine nazaran yapılan bu ilk kısım, Eminönü’ndeki kapıdan girilerek Tahtakale’ye çıkan kapıda nihayet bulan iki sıra dükkânlardan ibarettir. Bu caddeye amut olan kısımlar, sonradan, Mustafa Ağa ve Ahmet Çavuş isminde yine iki Türk mimarı tarafından ikmal edilmiştir.

Çarşının 4 ü büyük 2 si küçük olmak üzere 6 kapısı, hemen hepsi de altlı ve üstlü olmak üzere 108 dükkânı vardır. Gerek çarşının umumi şekli ve gerek dükkânların dâhili tertiplerinde tamamile Türk üslûbu kullanılmıştır.

Yine eski Mısırçarşılıların rivayetlerine nazaran, çarşı biter bitmez kâmilen Mısır’lı pirinç tüccarları tarafından işgal edilmiştir. Bu sebepten dolayı çarşıya Mısırçarşısı adı verilmiştir.

Bu çarşı, İstanbul ticaret hayatının en mühim merkezini teşkil etmekte idi.. Esasen bugün Asmaaltı ve Balıkpazarı dediğimiz mıntakalar da, en zengin tüccarların mağazalarından mürekkepti.

Bütün bu tüccarlar, Türk ve Müslüman’dı. Bunların içinde pek çok milyonerler de vardı. Bu tüccarların sahip oldukları gemiler, şimdi Eminönü’ndeki saatin bulunduğu iskelelere yanaşırlar, Akdeniz’in cenup sahillerinden getirdikleri kıymetli hamuleleri oraya çıkararak kolayca mağazalara taşırırdı.

İstanbul’un en faal ticaret merkezi olan Mısırçarşısı, bir müddet yalnız pirinç ve hububat alış verişine inhisar etti. Fakat bazı tüccarların Hindistan’dan muhtelif cins baharlar getirterek burada satmıya başlamaları üzerine, şeklini değiştirdi.

Mısırlı tüccarlar, yavaş yavaş işten çekildiler. Yerlerini, Türklere terk ettiler. Ve bu yeni Türk tacirleri de çarşıya ikinci bir istihale geçirttiler. Hindistan’dan gelen baharların envaını çoğaltmakla beraber bunlara tıbbi kıymeti haiz bir takım kökler ve yapraklar da ilave ettiler. Mısırçarşısını, adeta büyük mikyasta bir eczane şekline getirdiler.

İstanbul’da eczaneler teessüs etmeden evvel, şehrin sıhhat ve afiyetini bu çarşıdaki dükkânlar temin ediyordu. Ve hemen her Mısırçarşılı, bir tabip kadar salâhiyetle hastalara ilaç veriyordu. Bu ilaçlar tamamile otlardan, köklerden, yapraklardan mürekkepti. Mısırçarşılılar bütün bunları bir sır halinde oğullarına öğretirler, ticaretlerini bütün esrarile evlatlarına devrederlerdi.

Her dükkânın – numara yerine – bir alâmetifarikası vardı. Bu alametler, mesela bir fil, bir kayık, bir köşk, bir çiçek halinde dükkânların önüne asılırdı. Ve dükkân o alametin adile anılırdı.

Mısırçarşılılar, hem zenginlikleri ve hem de doğruluklarile temayüz etmişlerdi. Ananevi bir adet olmak üzere katiyen yalan söylemezler, mallarını satarken en küçük bir hileye bile tenezzül etmezlerdi.

Mısır çarşısının en sadık ve en zengin müşterileri, bilhassa saraylılardı. Saray erkanı, saray erkanı, saray kadınları ve padişahların hekimbaşıları bütün muhtaç oldukları sıhhat ve zevk vasıtalarını buradan alırlardı.

Kendi sarayının eczanesine bile emniyet ve itimadı olmıyan Sultan Hamit bile Mısır çarşısına karşı büyük bir itimat gösterirdi. Hastalıklarını bizzat tedavi eden bu hükümdar, saparna, demirhindi, reavend, keten tohumu ve saire gibi bir takım ilaçlara muhtaç olduğu zaman, emniyet ettiği adamlarından birini Mısır çarşısına gönderir, onlar vasıtasile ihtiyaçlarını tedarik ederdi.

Mısır çarşısında satılan en kıymetli emtiadan biri de kuvvet macunları idi. Bu macunlar, küçük toprak kavanozlar içinde, Hindistan’dan gelirdi. Sultan Hamit Beylerbeyi Sarayı’nda mahbus olduğu zaman da Mısırçarşısına birkaç defa musahiplerinden Şehreddin Ağa’yı göndermiş, bu kavanozlardan getirtmişti.

Yarım asır evveline gelinceye kadar Mısır Çarşısı eski halini muhafaza etti. Fakat fen ilerleyip de artık devaların eczanelere intikal etmesi üzerine, artık çarşıya bir sönüklük geldi. Yavaş yavaş eski baharatçı dükkânları şeklini değiştirdi. Son senelerde tamamile bir yorgancı çarşısı vaziyetine girmiştir.

Bu eski Türk abidesinin ihyası hiç şüphesiz ki büyük kıymetşinaslık ifade edecektir ve çok ümit edilir ki bu hayırlı ve feyizli bina – başka şekilde olsa bile – yine eski parlak halini alacaktır.

Ziya Şakir

İzinsiz Kopyalanamaz