ayse_tutuncuAyşe Tütüncü, Fırat Kızıltuğ,Derya Türkkan, Fikret Bertuğ,İncila Bertuğ'un programından bir kare

FIRAT KIZILTUĞ

F.K.- Ayşe, kaynaklarda sadece faaliyetlerinin detaylı öyküsü var. Ben okuyucular adına soruyorum. Ailen ve çevrendeki ne gibi etkilerle müziğe başladın?

A.T.- Benim annem de, babam da müzik sevgisi çok olan insanlardı.Babamın kulağı çok kuvvetliydi. Söylediği şarkıları pırıl pırıl düzgün bir şekilde söylerdi. Belki öyle engin bir şarkı listesi yoktu ama söylediği üç beş şeyi hep güzel güzel söylerdi. Annem ise kendi kuşağında, bence çok özel bir kişidir. Çünkü Bursa'da otururlarken, kendi  gençliğinde oradaki Halkevine giderek piyano çalmak için her Pazar sıra bekleyip, ondan sonra kendi kendine hani o metodumuz vardır ya en baştaki Beyer, hızla zorlaşır hani, onu kendi başına bitirmiş,nota okumayı kendi başına öğrenmiş, dolayısıyla benim ilk yıllarımda, sorularıma bir cevap alabiliyordum. Bir de bizi mızıkayla uyuturdu annem.Bence çok önemli bir şey, yıllarca küçükken güzel çalınmış bir mızıka eşliğinde uyumak. Dolayısıyla bütün bu müzik sevgisi, müziğe özendirme annemle başlar. Tabii kendisi çok müzik yapsın istemiş ama olmamış,sonunda mühendis olmuş. Daha sonra da Güzel Sanatlar'da sulu boya, özgün baskı, seramik, tahta boyama çalıştı, evi yıllardır bütün yaptıklarıyla doludur. Ben o zamanlar beş yaşındayken bir gün bana dedi ki, "Ayşe, karşımızdaki büyük okulda bir kurs var. Orada bir sürü çocuk müzik çalışıyor, seninle bir gidip bakalım mı?" O kadar tabii bir şekilde sordu ki, ben de "-olur tabii" dedim. Gittik, o kursta mandolin, gitar, keman, akordiyon, flüt her şey çalınıyordu. İşte hocam, orada size rastladık. O gün ben gitar çalmaya karar verdim. Bu çok önemli bir şey, meselâ bir takım insanlarla tanışıyorum. "Âh ben de müzik çalışacaktım ama, hocam beni soğuttu" sözünü çok duyuyorum. Ve bu çok önemli bir şey, küçücük bir çocuk niye soğusun ki değil mi? Öğretmen bir çocuğu hakikaten ya soğutur, ya da bağlar. Ben o konuda çok şanslıyım.

 

F:K: Evet şöyle söyleyeyim benim özelliğim şuydu. Ben müzisyendim ama öğretmen okulu mezunuydum, pedagojik formasyonum vardı. Bir çocuk nasıl yönlendirilir, nasıl ona hitap edilir onu bilmek lâzım. Eğitim sosyolojisi Eğitim psikolojisi diye çocuk eğitimi olarak ayrı bir bölümler vardır. Her yaşın eğitim standardı başkadır. ayrıdır.

F.K.- İlkokulda elinde, bir gitar vardı. Sonra piyano çalışmaya başladın. Bu süreci anlatır mısın?

A.T.- Şimdi benim o kursa gelişimde, beş yaşındaydım, o sırada daha ilkokula başlamamışım. İlkokul öncesi ama, ilkokula başlayana kadar ben iki yıl çok yoğun bir şekilde gitar çalıştım. Hatırlıyorum parmaklarımın uçları telin sertliğinden kanardı da ben hiç önemsemezdim. Bana mısın demeden çok büyük bir aşkla devam ederdim.

İşte sonra siz: "- Bu kız bayağı yetenekli, ciddiye alın bu işi, konservatuara gitsin. Hem orada armoni öğrenecek, bestecilik öğrenebilir" deyince annemler de işi ciddiye almaya karar verdiler ve işte konservatuar sınavına beni hazırlayacak önlemler alındı, sonunda da konservatuar sınavını kazandım ve girdim.

F.K.- Özellikle Ergican Saydam ile çalışmanı istedim.

A.T.- Zaten oralarını tam olarak hatırlamıyorum ama, annem beni direkt olarak Ergican Saydam'a götürdü.

F.K.- İlkokulu bitirince, öğrenci seçme sınavlarında Türkiye birincisi oldun. İstanbul Lisesi'ne giren ilk kız öğrenci idin. Bu bilgileri senden ve ayrıntılarıyla dinlemek isteriz. Neler anlatacaksın?

A.T.- Evet o seçme yerleştirme sınavlarında o yılın ilk aşama sınavının Türkiye birincisi oldum hakikaten. Ama benden önce İstanbul Lisesi'ne giren epey kız öğrenci var, ben 12 yaşında Orta 1.sınıftayken Lise 3'te okuyan ablalarımız vardı..

F.K.- Yalnız, sen İstanbul Lisesi'ne girdiğin zaman Almanca tedrisata geçilmişti.

A.T.- Evet o çok önemliydi. İlk yıl hazırlık denen yıl, sadece mükellef olduğumuz şey Almanca öğrenmek, günde altı saat ders görüyorduk, sadece Almanca çalışıyorduk. Haftada iki gün dil lâboratuarına iniyorduk. Sonraki yıllarda da Matematik ve fen dersleri, biyoloji, fizik ve kimya onları Almanca gördük. Ama beşeri bilimler, yani tarih, coğrafya zaten Türkçe İdi. Müzik, resim, yurttaşlık bilgisi bunlar da Türkçe görüldü. Yani fen bilimleri Almanca, beşeri ilimler Türkçe görüldü.

F.K.- Konservatuar yıllarında neler yaptın?

A.T.- Konservatuarda ben yatılı değildim, yarı zamanlıydım. Gündüzlü dönem, her hafta piyano hocamı yarım saat görüyordum, haftada iki kere ikiden dört saat solfej gördük dört yıl ve sonraki dört yıl da 4 saat armoni. Ayrıca piyanonun ileri safhalarında deşifraj dersi. Oda müziğine beni çok yetenekli buldular. Aslında şöyle derli toplu söyleyecek olursam, benim kulağım çok kuvvetlidir ve solfejim çok kuvvetliydi. Armoni bilgim de çok kuvvetlidir. Nüans konusunda bana bir lâf edilmesine pek gerek kalmazdı. Çünkü ben zaten nüansları çok hissederdim. Burada böyle olması lâzım diye hissederek, eseri değerlendirirdim. Benim en çok çalışmam gereken mevzuu piyano tekniği idi. Çünkü kendi kendime bulamayacağım şey o olurdu hep. Yoksa solfej armoni derslerinde ve analiz derslerinde çok büyük bir sevgi ile çalıştım, zorluk çekmezdim. Yani sonuç olarak oda müziğinde de piyano - keman ikilisi olarak arkadaşlarım oldu. Öyle konserlere de çıktık. Bir de ben armoni dersleri ile ilgili bir şey hatırlıyorum.

Ahmet Yürür, hocamız olmuştu bir ara. Ahmet Hoca otururdu piyano başında, "herkes ödevini getirsin" derdi. Sırayla ödevlerimizi götürürdük. Fakat baştan ikinci bir sandalyeye otururdum, her ders o bütün ödevlere bakarken, ben de yanında otururdum hep ve bir ödevin kaç çeşit çözümü olabileceğini ve hangi hareketlerin, hangi çeşit yanlışların yapılabileceğini ve onların doğrularının ne olabileceğini görürdüm. Ahmet Hoca orada altı saat kalıyorsa, yanından yirmi tane talebe geçiyorsa, bir tanesi de bendim ama geri kalan öbür talebelerin bütün ödevlerine de bakmış olurdum. Ahmet Hocayla birlikte çalışmanın armoni konusunda çok faydalı olduğunu düşünüyordum.. Annem çok sonra bana bir şey anlattı. Ben sekiz yaşında iken yazın bile günde beş saat piyano çalışıyorum. Annem de bakıyor bahçede çocuklar oynuyorlar, sonra geliyor diyor ki, "-Ayşe bırak kızım diyor, sen de arkadaşlarını bul, onlarla oyna, ne bu böyle yaz günü içeri tıkılıyorsun?" Ben de anneme bakıp şöyle demişim: "Çok geç artık anne," yani sekiz yaşında "çok geç" diyorum müzik kanıma girmiş demek ki..

F.K.- Okuyucularımıza, müzik eğitimi aldığın hocalarını anlatır mısın?

A.T.- En başta siz. Sizden aldığım şey işi başlatıyor ve sizin yönlendirmeniz bu işi götürüyor, yani "bu kız önemli bir şey yapabilir" demenizle ve sizinle seviyorum ben müziği zaten. Ergican Bey'e, nota öğrenmiş, müzik çalışmayı öğrenmiş, ve zaten buna çok hazır, iki yıldır müzik yapan bir çocuk olarak gittiğim için, çok rahat bir başlangıç oldu. Ergican Bey çok medeni bir adamdı. Ve çok ferah bir hoca öğrenci ilişkisi oldu. Hep böyle müziği şarkı söyler gibi çalar ve öyle çalmamızı da isterdi. Hatırlıyorum böyle çalarken birden onun melodisini söylemeye başlardı ve eseri sayfa sayfa çalışmamızın yanısıra, bir de eserin bütününü kavramakla ilgili yönlendirmesi olurdu. Bunlar eserin bütününün müzikalitesini kavramama çok iyi gelirdi. Çektiğim zorluk ise şu olurdu. Kendisi o yıllarda radyonun da müdürüydü, dolayısıyla mevzuata göre yıl sonu sınavlarında hoca olarak orada bulunması mümkün değildi ve ben bütün sınavlarda sahipsiz, boynu bükük olurdum. Bu beni çok üzerdi.Ve bunun çözümü yoktu. Solfej hocalarımın birincisi Şive Hanım. Şive hanım da sizin gibi annemi çağırıp "sınıf atlasın çünkü çabuk ilerliyor, hiç uğraşmasın hazırlık ikiyi okumaya. Siz bunu direkt aktarın" dedi. O zaman solfejde İhsan Balkır'ın sınıfına düştüm. Şive hanımdan çok güzel öğrendiğimi düşünüyorum, çok tatlı bir kadındı, çok yumuşak, böyle bizi hoş tutarak öğretirdi. İhsan bey ise çok enteresan bir şahsiyet. Hem bir yandan bizi çok seviyor ve sevdiriyor, bir yandan da korkudan ölüyoruz, İhsan beyi kızdırırsak diye korkudan ölüyoruz. Öyle ki her solfej dersinden çıkışta şöyle oluyordum ben, "ohh bunu da kazasız belâsız atlattım", ki ben çok rahat yapan bir talebeydim. Bütün akorları direkt söyleyen biriydim, teorim de kuvvetli, ama buna rağmen kalp çarpıntısından ölürdüm.Ergican beyle olan çalışmalar bitince Tuana Alton'un sınıfına verildim. Bir buçuk yıl çalıştık. Bir de Yıldız'daki Konservatuarın Kompozisyon bölümünde bir buçuk yıl okudum. Ama o yıllar artık Üniversite Öğrencisiydim de. İki taraftaki ders saatleri çelişincekonservatuarı bırakmak zorunda kaldım. 

F.K.- Gelelim Boğaziçi Üniversitesi'ne. Orada ne yaptın? Hangi dalda eğitim gördün?

A.T.- Oradaki eğitim tümden İngilizceydi, o nedenle İstanbul Lisesi'ndeki Almanca kadar yoğun olmasa da haftada dört saat İngilizce öğrendiğimiz yoğun bir hazırlık yılı okudum. Bir de Almancadan sonra İngilizce tabii daha rahat oluyor. Ben orada matematik bölümüne girmiştim. Fakat sosyoloji derslerine de seçmeli olarak giriyordum. İlgimi çekiyordu, sonunda bu derslerin ağırlığı o kadar arttı ki resmi olarak bölüm değiştirdim. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki esas en önemli kazanımım, İngilizce ve sosyolojiden ziyade, oradaki klüp çalışmaları oldu. Orada klüpler çok önemlidir, meselâ beni en ilgilendiren klüpler müzik klübü (BÜMK) ve tiyatro klübü (BÜO), ikisinde de yoğun şekilde çalıştım.

F.K.- Her zaman çok başarılı bir öğrenim dönemin oldu. Çok iyi birklâsik piyanist iken, seni Caz çalışmaları içinde görmeğe başladık. Anlatır mısın?

A.T.- Şöyle diyeyim, ben lisede okurken o sırada popüler müzikleri dinlemeye vaktim olmazdı. Arkadaşlarım gelip bana meselâ "şunu çalsana" derlerdi. Bilmiyorum ki, vaktim yok, televizyon neredeyse hiç seyretmiyorum, "siz söyleyin duyayım" derdim. Onlar mırıldanırdı, ben de hemen parçayı armonize edip çalardım, onlar da "tamam işte böyle" derlerdi. Ben konservatuar dışındaki parçalara da çok açıktım, halbuki konservatuarda şöyle bir baskı vardı, Klasik müzik dışında hiçbir şey çalmayacaksın.Türk müziğini katiyen çalmayacaksınız. İkincisi popüler müzik asla çalmayacaksınız. Bir de caz da çalmayacaksınız. Bir şeyi hatırlıyorum on altı yaşındayım. Bir gün kendime sordum: " konservatuarı okuyacağım, mezun olacağım, peki neolacağım? Eğer konser piyanisti olacaksam, o zaman nasıl bir hayatım olacak? Diyelim konser piyanisti oldum. Ülkelerden ülkelere gezeceğim. Sürekli konser çalışmaları yapacağım, provalar yapacağım ve hep bir takım yazılı müzikler çalacağım. Dedim ki, ben sadece önceden yazılmış olanı çalmak istemiyorum. O zaman ben demek ki, olsa olsa besteci olsam daha iyi olur. Çünkü ben yazılmış olanı çalmak değil, kendim yazmak istiyorum. Zaten sekiz yaşımdan beri "Bak bu benim Bach bestem.. bu da Chopin'im... bu da Mozart bestem" diye ufak besteler yapıp dururdum. Ve asıl istediğim bir şey de doğaçlama yapmak. Bir müziği arkadaşlarımdan kulaktan duyup o an armonize etmeyi, geliştirerek çalmayı, yani emprovizasyonu seviyorum, yani sonradan anladım ki ânında orada yeni bir şey çalmak, doğaçlama demek. Dolayısıyla beni caza doğru yavaş yavaş yönlendiren şey, ânında doğaçlama yapma isteği diye de bir şey. Yirmi beş yaşımda ilk defa cazcı bir müzisyen arkadaşım oldu. Daha önceden kulağımda caz vardı, bazı caz türlerini yoğun dinlemiştim, ama yanımda yöremde hiç cazcı yoktu ve ben o cazcılarla birlikte bir şey yapıyor değildim. Ayrıca ben cazı okulda okumadım hiçbir zaman. Daha sonra farklı farklı dönemlerde Avrupa'da bazı Amerikalı ve Avrupalı caz müzisyenlerinin yürüttüğü atölyelere katıldım, bazılarıyla özel dersler de yaptık. Evet yani kısaca söylersek, ben kendi müziğimi yapmak istediğim için, o nedenle de caza doğru yöneldim.

F.K.- Ülkemizde çok azınlıkta olan bir caz kamuoyu varken, senin başarılı ataklarının sonucu ideallerini gerçekleştirdin mi?

A.T.- Bir kısmı gerçekleşti ama, bunu siz de bilirsiniz, bu ideal konusunun bir kısmı için benim yirmi otuz yıl uğraşmam lâzım. Ama bazı yapmak istediğim besteleri yaptım, yapmak istediğim türde albümler yaptım, bunlar güzel bir şey tabii.

F.K.- Caz, bir felsefe midir? Moda mı veya akım mıdır. Caz tarihinde ülkemiz, nerededir?

A.T.- Cazın bir felsefesi kesin var. O da çok basitçe söylemek gerekirse, "ân'ın içinde olmak" denebilir. Çünkü caz sahnesinde, hep o ânı yaşamak ve yapmak zorundasınız. Doğaçlama sırasında iki saat öncesinde caz çalmıştım, onu notaya aldım, hadi onun aynısını çalalım olamıyor. Ve her şey gibi caz da -meselâ ülkemizde- moda değildi, sonra moda oldu pek sevilmeye başlandı. Bence şöyle ülkemizde, kültür sanat ürünleriyle ilgilenen, kitap okuyan, yeni filmlere giden, albümlerialıp dinleyen, konserlere giden insanların sayısı az. Ama öyle sadık bir kitle var. O sadık kitle çok müthiş bir hızla artıyor mu derseniz sanırım o hızla artmıyor diyelim. Bir şey ekleyebilir miyim burada, hani siz dediniz ya "kitleyi de oluşturmak" diye. Şimdi benim yaptığım bestelerin, cazın ana akımına dahil olduğunu çok söyleyemeyiz. Ben her röportajda bunu söylüyorum. Caz piyanisti denebilir belki bana ama ben cazcı değilim. Ben öyle bir yerinde duruyorum ki, cazın klâsik müzik ve bu toprakların müziğiyle kesişebildiği bir yerinde duruyorum. Örneğin ben bir melodinin makamını kafamda hissederken, bir caz akoru bastığım için, belki de seyirciye yakın gelen böyle bir yanım oluyor. Kendi bestelerimin içinde cazla bu toprakların müziklerini bir şekilde entegre etmeye çalışıyorum. Hamurumda klasik batı müziği zaten var. İçimde bunların hepsi birbirine girmiş durumda. Bir yandan da kulağım ve ruhum bu ülkenin bütün çeşit çeşit müziğiyle dolu. Karadeniz'i olsun Ege'si olsun Doğu Anadolu'su olsun bir sürü müzik cirit atıyor burada, katman katman kültürler var. Geleneksel müzikler konusunda bir eğitimim yok ama, türkülerimiz, musikimiz var, usuller, makamlar, onlarla da kulağım dolu. Bunların hepsini birbiriyle buluşturmaya çalışıyorum, böylesi hoşuma gidiyor. Ama tabi "hadi birleştireyim" deyince de birleştirilemediği için, bu sürecin kendi gelişimi genelde uzun zaman alıyor. Ortaya çıkan müziği tarif etmek gerekirse bir Ortadoğu cazı denebilir, ya da şöyle diyeyim, Avrupa cazına bir Ortadoğu cazı katkısı yapıyorum.

F.K.- Müzik eğitimi ve caz eğitimi, ileriki yıllarda nasıl olmalıdır? Tavsiyelerin var mı?

A.T.- Notanın müzik eğitiminde en ilk şey olmaması gerektiğini düşünüyorum. Nota ile çalışma ilk başta olmamalı, en aşağı bir altı ay, bir sene notasız çalışılabilmeli müzik eğitiminde. Bir de şundan ötürü, müziği notalarla düşünmeye başlamadan önce başka bir şey olarak algılamayı öğrenmemiz lazım. Çünkü öbür türlü müzik eşittir nota gibi oluyor ve ancak notayla yapılabilen bir şey oluyor. O müzisyenin doğaçlamaya gitmesi de haliyle zor oluyor, notayı önünden çekip aldığınızda sudan çıkmış balığa dönüyor ve müziği tasarlaması daha güç oluyor.