CS_moses_03_b

M. Talat Uzunyaylalı

Nisâ suresi yüz altmış dördüncü âyette şöyle buyrulmaktadır: “Bundan önce sana anlattığımız bir kısım peygamberler ve sana anlatmadığımız daha nice peygamberler (gönderdik). Allah Musa’ya hitap edip konuştu.”

Kur’ân’da isimleri anılan peygamberlerin kıssaları dikkat çekicidir.  Her peygamber kıssası insanlığın farklı bir cephesine kapı açar ve bir sosyal kanunu dikkatimize sunar. Böylece insan sosyolojisi ve psikolojisi üzerine Kur’ân’ın bakış temellendirilir. Kur’ân’daki her kıssa üç temel yapıya sahiptir: Allah, resul ve nas (insanlık). Neticede nas resule, resul de Allah teâlaya rücû eder. Resule rücû etmeyen nas putta kalır, Allah’a ulaşamaz. Allah’a, sahih manada resulsüz varılamaz. Allah ve nas şeklinde bir din sosyolojisi mümkün değildir. Nasın,  Allah’a peygambersiz ulaşması mümkün olmaz. Resul; insanlığın mürşididir; her peygamber, kendine verilen ilâhî metinle toplumunu eğitmiştir. Nas, Allah’tan doğrudan vahiy alamaz. Kalbe gelen ilham ise fertte göreceli bir istikamete yol açsa bile umumî bir kaide haline gelemez. İnsan tabiatı öyledir ki, kişi kendi aklının ve fikrinin peşine düşer. Fakat bu durum nefs-i emmare seviyesi olduğundan, kişi gerçekte ne kendini ne de Rabbini bilebilir. Peygamberler; nefs-i emmare mertebesine hücum ederler. Kişiyi imanla buluşturup önce nefs-i levvame caddesine çıkartırlar. Sonra da  istikâmet üzere yürümelerini sağlarlar.

Hz. Mûsâ (as) ile ilgili konular Kur’ân’da geniş bir yer tutar. Âyette belirtildiği üzere, Allah teâla, Hz. Mûsâ ile konuşmuştur. Hakk teâla, Hz. İbrahim’e Halilullah/Allah’ın dostu’ sıfatını bizzat vermiştir. Hz. İsa’yı ‘Ruhullah’ olarak tesmiye eden Hâkîm-i Mutlaktır.  ‘Habibullah’ sıfatıyla mevsuf ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (sav), Miraç’ta Cenab-ı Hak’la görüşüp konuştu. Şunu da vurgulamak isteriz ki, diğer peygamberlere vaki olan tecellilerin hepsi, fazlası yahut nispî olarak, Hz. Muhammed (sav)’de taayyün etmiştir. Bu ilâhî inayet, onun son peygamber olması ve tüm insanlığa gönderilmiş olması sebebiyledir.

Bakara suresi elli birinci âyette şöyle denilmektedir: “Hani, biz Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik…” Bu, büyük bir yakınlıktır ki, Hz. Mûsâ’ya (as) nasip olmuştur.  Mekândan münezzeh  Allah, bir mekânda (Tur Dağı) buluşmak üzere peygamberine randevu vermiştir. Hz. Mûsâ, Tur Dağı’nda kırk gün kalmıştır; fakat randevu gece saatleri içindir. Gündüzü oruçlu geçiren ve ibadetle meşgul olan Hz. Mûsâ, geceleri ilâhî kelâmla şereflenmiştir. Kırk gecenin kırkında da Cenab-ı Hakk Hz. Mûsâ ile konuşmuş mudur? Kırk gece ne konuşulmuştur? Rivayet çoktur; fakat bunlar Allah ve Resulü arasındaki sırlarıdır. Tıpkı Miraç’ta Hz. Muhammed (sav)’in Allah’a yakınlığını anlatan Necim suresinin ‘Kâb-ı kavseyni ev ednâ; İki yay aralığı kadar ya da daha yakın’ âyetindeki gibi. Hz. Mûsâ’ya olan tecelli Hz. Muhammed (sav)’e daha ileri düzeyde Zâtî bir yakınlaşmadır.

Allah teâlaya yakınlık isteyenler için ‘kırk gece’ kavramında bir metot olduğu görülmektedir: Şöyle ki; gündüzden; yani dünyevî uğraşıdan kopup; gündüz vaktinde, beş duyuya oruç tutturup, geceleri de riyazet, tefekkür, namaz, naz ve niyazla geçiren her samimî kişi Rabbine karşı belli bir yakınlığı elde edebilir. “Erba’in-i Mûsâ” denilen bu usul İslâm tasavvufunda nefs tezkiyesinde geçerli bir metottur. Bu yöntem; “Ey Mûsâ! Biz Allah’ı açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayız” diye böğüren her asi kavmin  nefs-i emmare buzağısının ıslahı/öldürülmesi ve ‘İlm-i ledün’ tahsilinin de kapısıdır. Hz. Mûsâ, ‘Mûsâ Kelimu’llah’ rütbesini kırk gecenin neticesinde elde etti. Hz. Mûsâ’ya Tevrat ve Furkan yine bu yakınlığın bir meyvesi olarak nasip oldu. Asa ve diğer bazı mucizeler de yine Tur’da Hz. Mûsâ’ya verildi.

Hz. Mûsâ’ya olan tecelliler ve bu bağlamda zâhir olan mucizeler hayret vericidir. Özellikle Hz. Mûsâ’nın elindeki asaya olan ilâhî tecellinin nelere kadir olduğunu göstermesi bakımından calibi dikkattir.  Bakara altmışıncı âyette şöyle buyrulmaktadır:  “Hani, Mûsâ kavmi için su dilemişti. Biz de, ‘Asanı kayaya vur’ demiştik. Böylece kayadan on iki pınar fışkırmış, her boy kendi su alacağı pınarı bilmişti..”

Suyu; toprak yüzeyinde, gözelerden kaynarken yahut bir  derede ya da ırmakta akarken görürüz. Toprak üzerinde oluşmuş göllere, kayaların altından çıkan sulara  şahit olmaktayız. Ancak doğrudan kayadan çıkan bir suya pek rastlanılmaz. Âyette Hz. Mûsâ’ya, toprağa değil de, ‘Asanı kayaya vur!’ denilmesi ve bunun üzerine on iki coşkun pınarın fışkırması Kâdir olan Hak’ın  sonsuz icadının bir cilvesidir. Toprak üzerinde suyun gözükmesinde zahiren bir kolaylık vardır; nihayet insanlar kazarak kuyu çıkartmakta ve suya ulaşabilmektedirler. Fakat bir kaya kütlesinin içinden su çıkarmakta insan için hem aklen hem bedenen zorluk vardır. Kaya, bir su havzası değildir; çatlaklarından, yanından yöresinden akan sular başka yerlerden gelen sulardır. Bu mucize, olmazın oldurulmasıdır ki, gerçek faili ancak Hakk teâla olabilir.

Hz. Mûsâ’nın asanın gücüyle (sıfat tecellisi) denizi yarıp kavmini Firavun belâsından kurtarması da benzer ilâhî mucizedir. Çöldeki Yahudi halkı bulut gölgesiyle güneşin tesirinden korunmuştu. Açlıkları bulut perdesinden inen rızıklarla giderilmişti. Bu mucizeler, Hz. Mûsâ özelinde Kerim olan Rabbimizin kuvvet ve kudretini tabiat kanunlarını istediği anda değiştirebildiğini insanlığa göstermesi ve öğretmesidir. Bu hâdiselerin her birine tasavvufî manalar da verilebilir:

Örneğin nefs kayalığına lailaheillah asasıyla vurulduğunda kalp gözeleri açılır ve hayat bahşeden su hükmündeki hikmet nurları âlem-i batını kişiye zâhîr kılabilir. Nefs-i emmare bulutu,  ıslah-ı nefsle, gaybî nimetlerin mahzenine dönüşebilir. Nefs ve onun istekleri Firavun ve onun ordusu gibidir; Mûsâ mesabesindeki bir şeyh-i azizin terbiyesinde kişi, her biri bir kızıl deniz hükmündeki nefs mertebelerini yararak sahil-i selâmete çıkıp Hakk’a vasıl olabilir.

Kur’ân’da zikredilen bütün hâdiseler insanlığın geçmişine olduğu kadar, bugününe ve yarınına baktığından mucizeler, bilim ve teknikteki ilerlemelere de kılavuzluk etmektedir. İlim, Allah’ın sıfatıdır; Hakk’ın icadı olan varlıkta mücerret ilim olamaz; bu bir zandan ibarettir. Bu yüzden medeniyetler ve ilmi gelişmeler Allah teâlanın bir dilemesidir. Mucizelerle bugünlere ve yarınlara ışık tutan Rab teâladır. (Kader noktasında insanın kesbi inkâr edilemez: İradî fiillerimiz Allah’ın kudreti ile yaratılır ve insanın kudretiyle kesp edilir; kazanılır. Böylece insan fiillerinden mesul olur.)

Mâide yirmi kinci ve yirmi dördüncü âyetlerde şöyle denilmektedir: “Dediler ki: Ey Mûsâ! O topraklarda gayet güçlü, zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de gireriz.”; “Dediler ki: Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.” Bu âyetler bize gösteriyor ki, imanları zayıf olduğundan, korkak olan Yahudiler ne Allah teâlaya ne de Hz. Mûsâ’ya güvenmektedir. Nefislerine imanın diriltici nefhası girmeyen her kişinin ve kavmin psikolojisi böyledir. Onlar, kendilerinden zayıf olanları ezerler, kendilerinden güçlü olanların ise kölesi olurlar. Günümüzde,  iç ve dış meselelerin anaforunda zayi olup giden İslâm dünyasının haline bu iki âyetin ışığında bakıldığında, İslâm milletinin sorununun ne olduğu görülebilir. Allah ve peygamberi ile arasını açan her kişi ve millet zillete mahkûm olur.

A’râf suresi yüz on beş ve yüz on yedinci âyetlerde şöyle denilmektedir: “Sihirbazlar, Ey Mûsâ! Ya önce sen at, ya da önce atanlar biz olalım, dediler.”; “ Biz de Mûsâ’ya, ‘Elindeki değneğini at’ diye vahyettik. Bir de ne görsünler? O, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.” Bu âyetlerde de sosyal bir kanun vardır: Allah ve resulünü dışlayan her sistem, onun politik ve kurumsal-kuramsal rehberleri, önderleri, sihirbazlar gibidir. Oluşturdukları siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel vb. algı mühendislikleriyle yalanı gerçek diye gösterirler. Günümüzde dünyaya hâkim olan ve geçerli tek medeniyet kabul edilen Batı düzeni sihirbazların oluşturduğu ve ayakta tuttuğu bir algıdır.

Mûsâ’sını ve asasını kaybetmiş İslâm milletleri, maruz kaldıkları illüzyonla, modern Firavunların şaşkın köleleri durumuna düşmüşlerdir. Mûsâ’nın elindeki asa bir yönüyle Müslümanların elindeki Hazreti Kur’ân’a tekabül etmektedir. Mûsâ ruhlu müminler zuhur etse, her sihri yutan Kur’ân asasını ellerine alsalar, algıyı parçalar ve köleleri özgürlüklerine kavuşturabilirler.

Demek; Batı düzeninin mahir sihirbazları vardır; fakat İslâm âleminin ne Mûsâ’sı ne de asasının olduğuna kanıt bulmak zordur! Müslümanlar gönlün Tur Dağı eteklerinde gündüzleri oruç tutmayı geceleri gözyaşı dökmeyi anlamadan nefislerinde Mûsâ, ellerinde asa gözükmez. Mûsâ’dan asadan mahrum kalan bir İslâm âlemi nefs-i emmare buzağısıyla birbirlerine böğürüp dururlar.

Sonuç: Hz. Mûsâ ile ilgili Kur’ân’da yer alan âyetler, onlarca hikmeti bize birer kurtarıcı kanun gibi sunar. Konu müstakil bir kitap olarak çalışılacak kadar zengin ve öğreticidir. Anlamak ve nefsimize anlatmak için kalbin Tur Dağı’na çıkmamızı beklemektedir. (www.kuranufku.com)